Lost‘u izlemedim. İzlememek için de direniyorum. Yapımcısı J.J. Abrams’ın filmi Cloverfield için aynı direnişi göstermeyerek izledim. Ancak kafamda milyon tane soru işaretleri gezdiren filmlerden hoşlanmayışım bir yana el kamerası ile çekilmiş -izlenimi veren- film kalitesizliği , oyuncuların bönlüğü ve daha bir çok nedenden ötürü hiç de beğenimi kazanmadı. Bunda belki Lost ve türevlerine sempati duymayışımın etkisi olabilir; ancak hiç kimse Blair Cadısı ile kıyaslandığında bu filmin “şahane!” olduğuna beni inandıramaz.
Film Manhattan’da bir gece ansızın gelişiveren olağanüstü olayları anlatıyor. Şehre bir canavar iniyor, Özgürlük Heykeli’nin kafasını koparıyor. İnsanlar bir keşmekeşin içinde savrulurken esas çocuklarımız, arkadaşlarından birinin sevgilisini kurtarmak uğruna kendilerini ateşe atıyorlar deyim yerindeyse. Bu hengamede yaşanan herşeyi “şehrin başına ne geldi?” sorusuyla izlerseniz avcunuzu yalarsınız afedersiniz. Şahsen ben öyle yaptım; sevmedim filmi. Eğer ki tüm bu olaylar yaşanırkenki “insanların davranışları nasıl olur?” sorusu ile izleseydim bir nebze olsun iyimser olabilirdim film hakkında. Ancak bu noktada ise oyuncularımızın birbiri ardında gelen falsoları film keyfimizin etkisini düşürebilir. Son derece yapay oyunculukları ve anlamsız kurgusu ile Cloverfield hiç de sevdiğim bir film olamadı.
Filmi izledikten sonra film için yapılan yorumları okuduğumda anladım ki bu tarz filmler konusunda hiç de başarılı değilim. Onca insan benim “ay ne gereksiz” dediğim filme 10 puan veriyorsa bunda bir iş var demektir diye bir daha göz gezdiriyorum filme; yok, beğenemiyorum bir türlü! Filmin yarıda kalmışlığı çok canımı sıkıyor. Şimdi sırf ilkini izledim diye diğerlerini de izlemek zorunda kalacağım.
Facebook'ta PaylaşFriendFeed'de Paylaş













2 Yorum Yapılmış