Pazartesi 22 Haziran 2009
Yalnızlığı en çok kendimden uzaklaştığımda hissederim ben. Kısa bir süre öncesine kadar kapatmıştım tüm perdeleri. Işıktan, sesten arınmış, koyu bir yalnızlığı seçmiştim kendime. Gülmediğim sanılmasın, gülüyordum. Karışıyordum insanların içine, belki de olmadığım kadar içlerindeydim. Kendime ne kadar yabancılaşırsam o kadar içinde oluyordum gerçek dünyanın. Bir adaptasyon sorunu yaşıyordum aylardır, artık bunu çocukluğuma bağlayacak yaşı çoktan geçtiğimi farkediyor ama engel olamıyordum.
Bir sabah korkunç bir ağrı ile uyandım.
Uyandığımda farkettim ne kadar ışıksız, ne kadar sessiz, ne kadar yalnız kaldığımı. Kendimle ne zamandır dertleşmediğimi düşündüm. İlgilenmediğimi. Koşulsuz bir kabullenişe sürüklemişim kendimi aylardır.Aylardır kendi kendine gelişsin istemişim hayat; O ise beni hiç önemsemeden öylece geçip gitmiş.
Sonraki sabahlar da o ağrı ile uyandım.
Bir sabah uyandığımda geçmişti. Kendimi dinleyerek, kendimle konuşarak, sadece kendimi önemseyerek bir kaç gün geçirmiştim ve hemen etkisini göstermişti işte. Olmaz zannettiğim şeyler olmaya başlarken, hayat beni farkederek geçmeye başlamıştı. Güne ne kadar güzel olduğunu fısıldadıkça o beni güzelleştirmek için çabalıyordu sanki.
Bir kez daha şükrettim içimdeki 5 yaşındaki kıza..
Beni farkedip ilerleyen hayat özel bir gün tutuşturdu elime. Bazı şeyleri de benim farketmemi ister gibiydi. Balonlarla kendini müjdeleyen gün, ne kadar önemsendiğimi, ne kadar değerli olduğumu, ne kadar özlendiğimi hissederek bitti. İki günde bir beni hapseden özlem duygusuna en iyi ilaç o günü hatırlamak oldu. Gelecek güzel günleri müjdeleyen bu günler varsın yaşlandığımı vursun yüzüme. İçinde huzur olan bir yaşamın senesi sorulur mu?





