
“Karda izini belli etmeden yürümek” bir deyim olarak yerini aldıysa dilimizde içinde demektir ki çok manalar barındırıyor. Ama sanırım iz bırakmadan yürüyenler topuklu ayakkabıya sahip değiller. Eğer öylelerse zor çünkü yürümek. Bırak iz bırakmadan yürümeyi adım atması zor en başta. Kar için yapılmış ayakkabılar icat edilmiş olmalı. Ama benim onlardan yok ne yazıkki. Karla yaşamayı öğrenmesi gereken bir iklimin çocuğu olmadığımdan olsa gerek. Ama hayat zor, herşeyi bilmeli öğrenmeli insan.

Bu iş için ideal olanı kaba saba görünümlü bir adet çizme olmalı kanaatine vardım ben. Ama bir şey değişmiyor, zira hasta halde sokağa çıkanlar için caydırıcı bir takım önlemler almalı hükümetimiz. Yoksa etraf yerde gökte hastalıktan inim inim inleyen insanlardan geçilmeyecek. Şahsi kanaatim bu insanların bir çukura atılacaklarına ve üzerilerine beton döküleceklerine inandırılması. Hiç değilse dışarı çıktığı için ölmezler ve evlerine geri gelebilip saçma sapan yazıların altına -utanmadan- imza atarlar.

“Beyaz giyme söz olur” türküsü de yalanmış ayrıca. Bembeyaz dolandım kimse dönüp bi “söz” etmedi ??
“Şeytan kulağına kurşun” hikayeler var. Kimsenin sözünü geçiremediği yerlerde insanlar var. Habersiz birbirinden, aynı anda uykuya yatıp aynı anda yataktan kalkan insanlar var. Gün boyu birbirini düşünen insanlar var. Şarkılar var bir de özlemleri inatla daha çok kanatan.
Kahramanlar var bir de, yolun sonuna getirip sonra sen devam et diyen…

Unuttum devamını. Yarım kalsın bu yazı da… Tıpkı….
Saatte 4 kelime hızla ancak bu kadar yazılabiliyor. Saatte 200 km hızla giden bir aracın altında ölmek isteyecek bir bünye için bu yeterince uzun bir süredir ki, takdire şayan bulunmalı. Kutlanmalı. Bravo soslu bir makarna pişirmeye gidiyorum o halde ben.
“İkimize yetecek kadar” hayalimiz vardı önceleri, birimizden alınan kanla diğerimizin hayatı kurtulacaktı belki de, bir diğerimiz hiç acı çekmeden hemde.”
Bu bambaşka bir öykünün giriş cümlesi olabilir ancak. Şimdi ne öyküyü anlatmak için mecalim var , ne öykünün başkahramanı var, ne ben varım. Kimsenin içinde bulunmadığı bir öyküye biz öykü demiyoruz. bizim örtmenimiz öyle öğretti bize.
Ana fikrim beni terketti, kalemin yok diye ağlarken bir kutunun içinde bana göz kırptı iki tane kalem. Klavyemin üstüne kondular birden.
Sanki bir omuz dokundu elime bu sabah, “yaz” dedi bana sanki kahvaltı masasına doğru sürüklerken, ben bahane buldum kalemim yok diye, o bana derman verdi, kahvaltı yapabildim, pazar günü nostaljisi yapmak üzere kutulara yöneldim içinden kalem çıkardı, tüm huysuzluğumla ama bunların daha ucu açılmamış dedim, kalemliğin dibinden kalemtraş getirdi bana. Hiç değilse klavyeye dokunayım dedim, birden gitti, perdesi sonuna kadar açılmış bu ekran karşısında kaldım tek başıma.
Olsun bu da bir yazıydı, böyle resimli mesimli okuyamayan resmine baksın diye..

Edit (büdüt?) : Google da “hüznün kızı asude” aratıp bloğuma gelen pek sevgili insan.. Allah seni de güldürsün e mi.. Yalnız sana gülerken acıyan boynumun acısını düş hesaptan.. Evet Asude artık hüznün kızı.. Hüzün benim adım. Asude de benim kızım. Ahahahha ulan google… Neyse hadi.
Günlerdir yataktan -yo hayır kanepeden- kımıldayamama sebebiyet veren aptal boynumu iyileşir iyileşmez kırma planları yapıyorum. Beni bu sinsice hale getiren elbetteki sıkıntıdan hiç bir şey yapamama hali. Elimde kumanda mal mal ekrana bakarken iyice içim bayıldı. Hazır fırsat yakalamışken tüm kadın programlarıyla özlem gidermeye niyetlenmiştim ki bazı kendini bilmez insan sürüleri ülkenin bu sankince gidişatından rahatsızlık duyacaklar ki anında gündemi alt üst etme ihtiyacı gördüler. Amaçlarına ulaştılar, günlerdir konuşulan bambaşka şeyler oldu ve sonuçta bir yerlerde rahat rahat işlerini devam ettirdiler, herkesi bir keşmekeşe sürükleyip el ayak altından çektiler. Ben de günlerimi bön bön durarak geçirdim. Sabah saatlerinde bir kaç milim sola bakabilen boynum bana umut verdi kalktım kucağıma sevimli bilgisayarımı aldım ve dedim ki tekrarla kızım : hastasın.. Yasta değilsin aptal! Hastasın sen.. Sadece hasta. ! Anladı sanırım. Sonuçta beyne yakın bir yer boyun, beyni zedeleme ihtimali de var öyle değil mi ?

Doktor amca bana iğne verdi. Nefret ediyordum ben iğneden! Bunun nedeni iğnenin verdiği acı değil. Bu konuda yemin edebilirim (tamam, ayağım havada ederim ama olsun). Benim derdim iğneyi yapamayan aptal hemşireler. Ezcanedeki güzel kız bana iğneleri verirken keşke dedim bir an… “Keşke daha çok çok çalışıp tıp fakultesini kazansaymışım.” Hiç değilse reçetelerin üzerinde yazan iğneleri ayırt edene kadar okurdum orda. Neymiş meruş hanım : Voltaren bir iğne çeşidi imiş, kati suretle o reçete ile eczaneye girmeyecekmişsin ! (seneler sonra doğacak olan evladıma: yavrucum, sen bakma annene, iğne çok süper bişeydir. bak söz acımayacak)
-hasta çorabı-
Az biraz derman buldum diye hoop diye kendim ilime irfana vermenin luzumu yok. Bunun acısını çekeceğim sanıyorum ki yarına da. Olsun yarına da birazcık bişey kalsın öyle değil mi. Neymiş efendim : Ben zateeennn her acının tirryakisi olmuşum! Süperim Starım Ajdam nerede benim. Dur açalım blogcan, öyle devam edelim. Heh. Güzel böyle. Sensiz yıllarrdaaaaaaaa yaşadım sanma..
Neyse. Yoruldum ben. Çok bile bu kadar yaşam belirtsi. Hadi bakalım. Baybak.

-Tatlım madem yazı yazamıyorsun neden defterini göstermiyorsun ?
Ben bu deftere bir sürü yazı yazdım, yarısından çoğunu hafızama kazıdım, elim kalem tutar tutmaz devam edeceğim. Elim klavyeye dokunamıyor bu ara. Klavye çok uzağımda o bakımdan. Bir kaç uyduruk cümlem ile benimle beraber üzüntü duyanları görünce ayağa kalkan umudum da var. Sakladığım yazıda da bahsettiğim üzere “kendimden cümleler sezonu”na son vermiş bulunuyorum. Bu bahsetmek istemediğimden değil hakikaten cümle kuramıyor oluşumdandır. Aman neyse işte.
Sonra bir de çok güzel bir kızın gülücüğü var, aslan yürekli bir babanın kızı, o kızın resimlerine bakıp ne güzel şeyler düşündüğümü kendi bile bilmiyor. Belki tahmin ediyordur. Çok duygusalım bu ara, saçmalıyorum. Teşekkür ederim merich farkettirmeden yaydığın enerji için.
Ha bi de… Sessiz.. Çok sağol tatlım.
Sabahın köründe ayazın tam ortasında bir kadın. “ne aptalsın üşümesene, içeri girsene” diye azarlayacak bir insan bile bulamadığında ne yapar. Hiç, ne yapsın.
Öğlenin kuytusunda , uyku mahmuru bir kadın. “bi su getirir misin” diyebildiği bir insan bulamazsa yakınlarında ne yapar ? Hiç, ne yapsın.
Alacakaranlıkta hasta düşmüş bir kadın. Şurup kaşığı yere düşmüş bir kadın. “Sen sakın kımıldama, ben alırım” diyebilecek bir ince ruh göremezse yanında ne yapar ? Hiç, ne yapsın.
Bilgisayar başında oyalanmak isteyen kadın. “Aaa iyyiim canım, sağol merak ettiğin için” diyebileceği bir göz bulamıyorsa ekranın öte yanında ne yapar ? Hiç, ne yapsın.
Öyle işte.
*******************

Bir anda karşı sokağın köşesinden belirir kadın.. Çantası elinde, en pahalı kokusunu sürmüş, süslenmiş.. Bir anda döner köşeyi, bir anda girer hayatına.. Anlayamazsın.

Donuktur ilk bakışı, gizlemeye çabalar hislerini.. Gözleri kayıptır, ama yüreğinde bir yerlerde bir kuş uçar gider
Hangi amaca hizmet ettiyse eğer o vazifesini doldurmuş orta yaşlarda bir kadın gibi şimdilerde “meruşkom” Tüm enerjisini işine, eşine, çocuğuna vermekten kendine herhangi bir hayrı dokunamamış, saçlarında beyazlar oluştukça geçmişe bakıp bir “ah….” çeken yaşlanmaya başlayan bir genç kız gibi. Salınarak gezdiği yollarda şimdi süklüm püklüm yürüyen elinde avucunda kalanların hesabını yapan üzgün bakışlı yaşlı genç kız..
Sanki miyadını doldurmuş gibi herşey. Ve bu her “şey” sen gittikten sonra ortaya çıkıyor. Sen yokken anlamsızlaşıyor kelimeler, içinde barındırdıkları gizli özneleri tükeniyor, senin gözlerinin değmediği satırlara dokunamıyor parmaklarım. Tıpkı senin bakmadığın yüzümde şimdi tonlarca yara bere oluıştuğu gibi..
Sanki sensizlik alıp başını gelmemiş gibi yapmayı denedim yeniden. Sabah “günaydın hayatım…” öğleden sonra “bebeğim…” sonra düş kırıklığı.. sonra yine hüsran. Yine bana hazan, sana hiç yakışmayan o boğuk ifaden, elimde de bir defterle kalakaldım. Avcumda taşıdığım defteri iste istedim. Bir kez olsun hor görme istedim, bir kez olsun inan istedim. Sen susmayı, kelimelerini bir bıçak gibi üzerime değdirmeyi seçtin. Sahip olduklarıma şükretmeyi öğrenmişken şükrettiklerimi birer birer geri aldın elimden. Sonra büküldü boynum. “Ağlayasım” geldi, “Sensizlik” geldi, lanet olasıca kelime oyunlarım geldi…
Bir tek sen gelmedin.

-manzaraya daldım ses çıkarma-
Gerçeklerin can sıktığı bir zamandan, şimdilerin en aydınlık olduğu zamanlara yolculuk , kişinin kendisine yolculuğu, kendi dünyasında boğuluşu vs.. Yılın ilk satırlarının karamsar kelimelerle döşeli olmasında kimsenin bir suçu yok. Kimse istemezdi “böyle” olmasını, derken tüm ipleri kopardı cambaz, seyircinin üzerine “güüümmm” diye düştü! Şşşt, ses çıkarma…
Seneye manzaralı bir balkondan kendi kendine dönerek girmek istedi genç kadın, artık kutu kola şişesinin içine bira koyma çılgınlığı yapacak yaşı geçmişti, içi geçmişti, kendinden geçmişti, kendi ondan geçmişti.. Tüm özledikleri “geçmiş”ti.. Kelimeleri kifayetsiz bırakan ayrılıklardı, biliyordu. Kimseye bahsini geçiremeyeceği hisler doluşmuştu yakınlarına yine, kimsenin dinlemediği, görmediği, hani beyaz oda masalları dedi içinden, hani hepsi neredelerdi? Dağılmış saçlarını toplarken sürekli aynı şarkıyı tekrarladı : “Umarım beni affedersin…”
Yeniyılın ilk günlerinde öyküler okudum, yılın ilk günlerinde kendi yazdığım masalları okudum hani minik kızımıza okutacağımız. Sonra beğenmedim, “uyuyakaldım..aklımın iplerini saldım, o giderken bir an durup peşinden baktım.. ne dersin? umarım beni affedersin…” Sesi yorgun geldi, sesim kısıldı yılın ilk günlerinde. Kalemimin ucu kırıldı, hevesimin yerini hüznüm aldı.. “bense yenildim, kendi kendime sokuldum..”
“Tüm suçlı tek rakamlar” dedi sonra TVdan gelen sesiyle saçı başı dağılmış korku film karakteri kılıklı kadın. Astrologmuş adı, benim gibilerin burcunda ters etkiler yaparmış sonu tek rakamlı yıllar. “Hıhı” dedim, “öyle….”
Yıl bitiyor..
Hayır hayır, yıl başlıyor.. Yo bitiyor işte düpedüz, kurtuluyoruz.. Of hayır yepyeni bir yıl başlıyor…
Kafamız bulanık bir biçimde bir yıla daha adım atıyoruz. Ya da bir yılı daha bitiriyoruz, aklım bir karış havada zamanlarımı siliyorum, yeniden tertemiz bir avuç açıyorum bu gelecek olan yıla.
2006′ya girerken çok korkuyordum, bir yılı daha devirmek gözümde çok büyüyordu, kocaman bir seneyi göze alamıyordum. Korkularım vardı, tahminlerim doğrultusunda da gelişti. Çok sevildim ama ben 2006 da.. 2006 nın hergünü aynı sevgiyle, aynı özveriyle, aynı güvenle büyütüldüm. Kalbim kendine okyanus buldu, içinde yüz buldu, huzur buldu. 2006 ağlattı da çok. Her “gidişi”nde ağladım.. Çok kereler gitti… hep döndü sonra.. Şimdi bitiyor 2006, ben dönecek mi bilmiyorum……
Bir yıl daha yaşlanıyoruz, bir yıl daha büyüyoruz artık. 2006 en çok kelimelerimi bitirdi. Harflerim azaldı, cümlelerim yarım kaldı 2006 da. Oysa ben yazınca kendime geliyordum, ben yazınca kendime dönüyordum, oysa ben yazınca kendim oluyordum..
Kendime yeni bir ben lazım 2007de… Bize, “düzgün” ben lazım, bana da sen lazımsın…

Küçükken, balkonundan tüm şehir görünen evde plastikten küçük bir çam ağacı süslerdik yılbaşı geldiğinde. Renkli toplar, süslü kağıtlar , boyna dolayıp “Banu Alkan”cılık oynadığımız rengarenk tüyler arasında sevinçle beklerdik yılın başlamasını. Yılın bitişini beklemek değildi bizim yaptığımız biz yeni gelecek olan yılı kutluyorduk. O günlerde “geçsin bitsin bu yıl” kaygılarımız yoktu. Ne vakit ki o geçen yılbaşları bizi de “büyüttü” o zaman başladı hep bu telaşlarımız.
Yeni bir yıl demek yeni telaşlar, yeni heyecanlar demekti bizim için. Yeni günler gelsin, yeni umutlarla içimiz pır pır etsin diye bekleşirdik yemek masasında. Önce en güzelinden bir yemek yenirdi. Herkesin çenesi düşmüş olurdu, herkeste bir gevezelik ve neşe hakim olurdu. O gün bir de üstüne okul varsa bambaşka bir telaşa bürünürdük, yılbaşı çekilişinde hoşlandığı oğlan bana hediye aldı diye iri kıyım bir kızdan dayak yediğim yılbaşı dışındakiler hep pür neşe içinde geçmiştir. Öğretmenimiz canımız bizim, pek meraklı bir kadın olduğundan hemen ertesi gün “yılbaşı kompozisyonu” isterdi bizden. Pozisyonu yatkın olmayan kişiler gelirdi derhal yamacıma, elim o yıllarda fena kalem tutmazdı benim (ah bak görün, çocukluktan gelme bu yeteneğim) ancak aklım kıttı elbet o vakitte arkadaşlarımın kompozisyonunda da kendi evimizdeki yılbaşını anlatmış olduğumu farketmem 3 - 5 seneyi buldu. Senaristliğim yokmuş henüz o vakitler demekki. Çok güzel yılbaşılarıydı, yıllar biterdi, yıllar başlardı ama biz “büyümezdik” . Hayat çok güzeldi o vakitler, biz daha güzeldik.
Şimdi ben penceresinden tüm şehir görünen eve gidiyorum, yeni yılı karşılamak için giderken, bir yanım da “artık bitsin bu yıl” diyor. Yılın bitişine sevineceğim ben, bu yıla yetti bu kadar hüzün, darısı yeni yılın başına.. Yeni huysuzluklarımı 2007 çeksin.
m e r i k r i s t m a s o l s u n 

Hiç özlememiştim “Sensizlik” i , ama gelip yanıbaşımda oturdu yine bugün. Aklıma bile getirmek istemezken onu şimdi geldi, kahvemi içti, çayımı üstüme döktü, yemeğimden tırtıkladı. Sensizlik‘i hiç beklemiyordum, ama geldi işte. Git de diyemiyorum, hak iddia edemiyorum üzerinde çünkü, çünkü sözlerim tükeniyor Sensizlik geldiğinde. Ne kadar kalacak bilmiyorum bu sefer. Geçen sefer 1 hafta kalmıştı. Her günümü eline geçirmişti. Sensizlik geldiğinde ben hiç bir şey yapamıyorum, hükmediyor tüm benliğime, elimdeki işleri alıyor, masamı işgal ediyor, telefonlarımı kapatıyor, yemeğimi kursağımda bırakıyor. O geldiği zamanlarda ben şarkı dinliyorum bolbol.. Daha evvel hiç duymadığım, duysam burun kıvıracağım şeyler nasıl anlam buluyorlar yüzümde.. Sabah kalkar kalkmaz yoruyor beni sensizlik. Gitmesini istiyor, ses çıkaramıyorum, sesimi ele geçiriyor sensizlik. Sen de yardım etmiyorsun bana o geldiği zamanlarda. Senden de haber alamıyorum o geldiğinde. Sanırım onu sevmediğin için olmuyorsun o geldiğinde. Öyle tahmin ediyorum.
Şimdi yeni yıla hazırlanıyor dünya, yepyeni kocaman bir yılı karşılamak için süslenmiş tüm ağaçlar, hediye paketleri rengarek, göz alıyorlar. Bana henüz hediye gelmedi, ama bekliyorum. Yeni yıla girerken öğretmenimiz bize yeni yıl mektupları yazdırırdı eskiden, kime gideceğini bilmezken, ben babama yazardım. Şimdi sana yazıyorum mektubumu. Okumanı istiyorum. Gelip göndermeni istiyorum “sensizliği”….
Zarf bulamadım mektubuma, pul yapıştırdım kağıdımın üzerine, açık bir mektup olsun bu .. Sensizlik gidip de sen geldiğinde sana vereceğim.
Şimdilik öptüm, baybak.
[Ah Sezen… Bacak kadar boyunla bana burda oturmuş Ebru Gündeş dinletiyorsun. Sabahtan beri sadece onu dinliyorum. Sen yazmasan sözlerini , yüzüne bile bakmazdım sayın Ebru Hanım’ın. Hayatımda ilk kez dinliyorum. Deli oluyorum. Sana kızıyorum Sezen, bacaksız Sezen, minicik bir kadınsın altı üstü. Bu nedir böyle ?]
******************
Nerden bilebilirsin ki yarın ne durumda olacağını ? Yarınla ilgili nasıl fikir yürütürsün. ? Ne malum yarın hayatın sona ermeyeceği? Ne malum ?
Kahrettiğin herşey bir yakana yapışıp ruhunu kararttığına, elinden gelenin tek şeyin susmak olduğuna inandığına gözünü karartıp silip attığına değecek mi ardından dökülen gözyaşı?
Sen benim hiç istemediğim yerlerime dokundun, sen benim hiç beklemediğim anlarımda geldin, hiç beklemediğim anlarımda vurdun, hep beklenmez oldun, hep gitmeye meyilli.
Bu seferki gidişinin ardında sessizlik yok , bağıra çağıra özlüyorum seni. Kelimelerim var, yalnız değilim.
Ellerin titredi senin de. Gözlerin uzağa baktı, bir kez daha anladın “artık hiç olmayacağını” Dönüp dolaşıp aynı sokağa girdin sen , hiç hissettirmeden yayıldın tüm hücrelerime. Dönüşü olmayan sokaklara çağırmadın beni, istemediğin günlere inat yayıldıkça yayıldın , işledin içime.
Sonra “kokun kaldı” diye şarkılar söyledi kadın. Sebebinin ne olduğunu bilmediğin hıçkırıklarına cevap vermedin. Misafir bıraktığın kokun kaldı evimde. Anlam veremediğin tüm koşullar bırakmadı yakanı. Kelimelere izin vermedin, çıkmadılar ağzından sözcükler. Düşüncelerin hepsiz sözsüz kaldı, sessiz kaldı bakışlarım, öksüz kaldı gülüşlerim.
Hep sinsice geldi ayrılık. Hiç belli etmedi . Kokun hala üzerimdeyken geleceğini tahmin eder miydim ben ? Hala tenimde isimin varken aklıma düşer miydi duyacaklarım ?
Sen bilmezsin yine de.
Çok zor geçen gecelerin ardından şarkı söylermiş kadın, ölsem dermiş, bir anda bitirmek istermiş olduğu yerde. Sen bunu hiç bilmezsin.
Bana düşen kelimelere dökmekti, sözlerimi yarım, kalbimi kanla bıraktı söylediklerin.
Bana susmak düştü şimdi, aklı başında yakarışlarım “susmak demek, güçlü olmak demek değildir” dedi ; hafife aldım. Düştüm sonra.
Ve…
Akşam işten eve geldiğimde sevgil yan komşum eline bir adet AVON kataloğu almış en sevimli hali ile “Merhaba Tatlım!” dedi bana. Çok mutlu oldum. Mutluluğumun sebebinin sevgili komşumun beni karşılaması olmadığını , beni az çok tanıyıp ne kadar misapirperver(!) olduğumu bilenler anlayacaktır. Katalog ile gözgöze geldiğimizde hemen oracıkta mutluluktan ziller takabilirdim , çünkü kimseyi tanımadığım bir yerde bir adet göz kalemi olmak bile benim için işkenceye dönüşmüş bir eylemdi. Hemen oracıkta aldım elime kataloğu ve hemen oracıkta bir ton sipariş verdim. Kil maskem, gözaltı pudram, top allığım, kırmızı ruhum, renkli göz kalemlerim, gündüz kremim, gece kremim, kuşluk vakti kremim, haybenseni kremim, beyaz farım, simli salak kremim, toniğim bana takriben bir hafta kadar sonra gelecekken cüzdanım hemen oracıkta bomboş kaldı.
Hem zaten bunları alamayacaksak sabahtan akşama kadar eşşek gibi çalışmanın ne manası kalır ki..
Hıhhhs.