“23 Nisan’da bu blog benim” etkinliği kapsamında şimdi de Tohum Otizm Vakfı’ndan 6 yaşındaki Melda’nın harika bizlere gönderdiği harika resmi paylaşacağız. Melda diğer tüm çocuklar en güzel şeyleri hakediyor. Tohum Otizm Vakfı’nın bu oluşuma verdiği katkı ile onların hayatlarına bir kez daha yakın olduk. Umarım bu kısa süreli olmaz. Ve umarım tüm çocuklar hayatlarını en güzel şekilde geçirirler. Aralarında hiçbir fark yok çocuklarımızın. Aralarındaki farkı yaratan bizleriz. Büyüklerin dünyası bugün bir günlüğüne de olsa durmalı ve çocukların sesine kulak verilmeli. Çocuklar dünyanın gerçek sahipleri.

Ön Not : Bu yazı, “23 Nisan’da bu blog benim” etkinliği kapsamında yeğenim Berk tarafından yazılmıştır. Berk 11 yaşında. her çocuk gibi bir hayat yaşıyor. Ricamı kırmayarak hiç tarzı olmayan bir şeye imza attı ve buraya kendi hayatından bazı küçük paragraflar yazmayı kabul etti. Kendisine çok teşekkür ederim.
————–
Basketbol oynamayı çok seviyorum. Aslında arkadaşlarımdan kısa boylu bir çocuktum, babam çok uzundur ama annem gibi kısa kalmışım. hem de sporu çok sevdiğim için basketbol oynamaya karar verdim. Basket oynarken çok keyif alıyorum. İleride basketbolcu olmayı istiyorum.
Halalarımı çok severim. Hepsi birbirinden güzeldir. Meruş halam artık uzakta yaşıyor. Eskiden daha çok beraberdik. Şimdi geldiği zaman birlikte bilgisayar oyunları oynuyoruz. Bana yeni çıkan oyunları getiriyor. Bilgisayarı çok iyi kullanmamı istiyor ve de yazmamı. Msnde bir cümleyi yanlış yazdıysam yeniden yazdırıyor. Pek herşeyi sevmiyor Meruş halam. Ama çok gülüyor.
Dedemlere gitmeyi çok seviyorum. haftasonları sık sık onların yanında olmaya çalışıyorum. Bebekken o evdeydim ben. Babam ben 2 aylık bebekken askere gittiğinde orda kalmıştık annemle. Çok hatırlamıyorum o zamanları, ama bir sürü fotografımız var.
Çok sevdiğim arkadaşlarım var. En çok Ataberk. Ataberk’in annesiyle annem arkadaş. Biz hep beraberiz o yüzden. Kahve içmeyi çok seviyor onlar. Biz de herşeyi severiz.
Annem çok güzeldir. Süslüdür. Babam da yakışıklı. Onlar biraz garipler. Büyük anne baba gibi değiller. Kızsalar da severim onları hep.
Bu yıl 23 Nisanda pankart kaldıracağız. Çok güneş olacağı için şapkamı da götüreceğim. Renkli kartonları havada tutup 23 nisan kutlayacağız. Bence çok saçma. Zaten 11 yaş 23 Nisana uygun değil. Küçükken oyunlar oynardık. Büyüyünce de zaten 19 Mayıs var. Çocuk olmak da garip zaten. Herşey çok garip değil ama. Neşeli olmayı çok seviyorum ben.
Meruş halamın isteği ile bugün bunları yazdım. Geldiğinde bana bir sayfa açacak. Kilitli yazılabiliyor mu diye sormuştum, evet dedi. Önce kilitli yazacağım, sonra yazım düzelince kilidi açacağız. Belki bu sayfada bir daha görüşmeyiz ama ileride bir yerde yeniden karşınıza çıkmayı çok isterim.
Atatürk’le ilgili şeyler yazacaktım ama günlük yazmak daha kolay oldu. Atatürk’e çok teşekkür ederim.
Bütün çocukların 23 Nisanını kutlarım.
Bir kaç aylıkken önüne kalem ve makas konulmuştu Berk’in. Kalem okur-yazarlığı, makas ise işi gücü temsil ediyordu. Berk eline kalemi aldığında en çok ben sevinmiştim. Eli kalem tutan bir çocuktum ben, çocukluğum yazdıklarımla alkışlanarak geçmişti. Her seferinde sonsuz bir neşe duyuyordum bir tebrik aldığımda. İstiyordum ki bu keyfi Berk de tatsın, Berk de yazsın, bol bol yazsın. Özü sözü doğru bir çocuk olsun.
Şimdi Berk 11 yaşında. Benim tam olarak hayatımın şekillendiği yaşta. 11 yaş, dünyanın en güzel yaşı aslında. Herşeyin birer birer netleştiği, artık adım atmaya başlanılan bir yaş. Ve yarın 23 Nisan. Bu yıl çok güzel bir oluşuma imza atacak blogcular. 23 Nisan gününü, çocuk bayramını, bloglarını çocuklara emanet ederek kutlayacaklar. Bu vesile ben de 23 Nisan günü bu sayfaları Berk’e armağan ediyorum. Yazmak istediği ne varsa yazsın diye, kendini size anlatsın diye. Beni size anlatsın diye..
Aynı zamanda Tohum Otizm Vakfı tarafından desteklenen bu projenin büyük ses getirmesini bekliyorum. her yıl kutlansın, çocuklarımız istedikleri gibi yazsınlar.. Çünkü dünya onların…
Vaktin ne kadar hızlı olduğuna dair sayfalarca cümle kurabilirim. Aynı zamanda hızla akıp giden zamanda ne kadar çok sıkıldığımı, boğulduğumu,olduramadığımı. Kimseye yetmeyecek denli ufak hayallerim; içine sığamıyoruz. Biraz geniş tutmayı öğrenir gibi olmuştum oysa. Vakit bir gün deli gibi akıp geçti, savurdu büyüttüğüm hayalleri. Vaktin darmadağın bıraktığı yerde ben ve minicik hayallerim kaldık.
Zaman, bana yetişemezken, beni bekleyenlere nasıl yetişebilirdi ki? Yine gerisinde kaldım bir çok hayatın. Yine arkadan izler oldum olanı biteni. Bazen kendi hayatımı da arkadan izlediğim oluyor; o anlarda düşüncem bile yetişmiyor zamana. Kimsesiz bir gün oluyor bazen, bazense sonsuz bir kalabalık içerisinde savruluyorum. Bazen iki ay öncesini dün zannediyorum, kimi zamansa dünü seneler öncesinden bir sahne olarak hatırlıyorum. Kalbimse hepsinden bağımsız bir yerde öylece bekliyor zamanın kendisine gelmesini. Zaman, kalbimle buluşsun diye uyuyorum her gece.
Sonra gecenin sesi kesiliyor, bir kadın kahkahası savruluyor ışığa doğru. Orda durup zamanın geçmesini bekliyorum. Ve her geçen anın sonunda hala……..
“gözyaşıma bakıp bakıp, seni hatırlarım…”
Wykkacığım lakaplarımı sormuş. Dünden bugüne ne tür lakaplarla çağrılmışım bunları yad edeceğiz bu yazımızda. “Hey gidi günlerim,hey” ile konuyu bağlar,ardından da derin düşüncelere sevk ederiz beynimizi.
Geçen gün, Facebook sağolsun çok eskilerden bir ablacığımla karşılaştırdı beni. Abla o kadar eskiydi ki, doğum günümü değil doğum anımı biliyordu. Haliyle çıkardığım ilk seslerden, büyümeye çalışırkenki tüm hallerimi bilir. Neyse bu ablacığım sayesinde hafızamın derinlerinde kaybolmuş bir lakabım gün yüzüne çıktı. Bu anıyı bir biçimde yazıya dökmek istiyordum zaten, bu vesileyle içimi okumuş olan Wykka kuşuma derin sevgilerimi yolluyorum.
Yaklaşık 3-4 yaşlarında olmalıyım. Biraz da balık etliyim tabi. Boy desen pek yok. Tıknaz,kısa saçlı garip bir kız çocuğuyum. Merdivenlerinden bahçeye inilen bir evimiz var. Tahmini 15 basamak falan. Balkondan gördüğüm bahçede oyun oynayan kızkardeşlerimin yanında olmak için can atıyor olmalıyım. Hızla evden çıkıyor ve merdivenlerin başına geliyorum. Bacak desen bir karış.Kaldırıyorum adım atmak için ve kendimi ansızın ilk basamakta buluyorum. Skandal olarak değerlendirilecek bu olayın günümüze eğlenilerek aktarılmasının ardında o ilk basamaktan gayet hoş bir eda ile kalkıp yoluma devam edişim yatıyor. Bana lakap olarak verilmesine neden olan şey ise, benim bu düşüşümle birlikte merdivende meydana gelen hafif çatlak! Merdivenden düşüp bir yerim kırılmaması bir yana ben düşüp merdiveni çatlatıyorum! Olacak şey mi? Herkesler hayretle karşılamış ve ben günün sonunda ilk lakabımı kazanmışım : Betonite!
Sonraki zamanlarda ise çoklukla “Marul” kelimesini duyuduğumu hatırlarım. Kızlar artık sadece bana kızdıklarında söylerler onu. Sinir bozucu bir çocuk olmalıyım ki Marul dendikçe kavga çıkardığımı hatırlarım. “Ben düz saçlıyım aptalsalakmanyakşey! Marul kıvırcık oluur!
Gözlüklü bir çocuk oluşumdan mütevellit, bolca “Gözlük” kelimesini de duymuşluğum vardır. Bu her yerde ve koşulda gerzek olan tüm çocukların yaptığı bir şeydi nasılsa. Lakap olarak değerlendirmek lazım.
Ha bir de babacığım ismimizdeki ilk hecelerimizi üst üste söylemek gibi eğlenceli bir oyun bulmuştu kendine. Bu sebeple bolca “Mermer” dediği de görülmüştür bana. Bunun Betonite’yi çağrıştırmadığına eminim, zira “Serser” gibi garip bir söz öbeği ile sesleniyordu kızkardeşime de.Orjinal bir adamdır, sevgilerimizi yollayalım burdan görür mörür,maazallah :)
Çeşitli sevgi sözcükleriyle de seslenildiği olmuştur bana. Balım, böreğim, peteğim,şekerparem vs gibi ama bunlar zannederim ki lakaplar kümesinin elemanları değil. Öylelerse şayet, söylemedim zannedin. Lakabım diye düşünüp “balım” diye seslenmenizden hoşnut olmayabilirim!
Bu noktada sorarım size; Meruş‘u lakap olarak görmeli miyiz? Meruş kelimesinin kendinden geçerek, hava olsun diye ingilizce kelimeler türeten ortaokul çocuğu zekası ile -sh takısı getirilmiş hali olan Merush‘u lakap olarak saymalı mıyız? Bence sayılmaz. Çünküüüü,
-Adın ne senin?
-Meruş.

Merush Hanım
|






