Tarihte Bugün:  Ahkam Kuşu : Blog nasıl yazılır? - August Rush, Sadece hisset.. - 352 x 288
Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde

Soğuk bir gün. Buz tutmuş ayaklarım ve ellerimle günün bitmesini bekliyorum. Ve nedense gün içinde içimdeki ses “bugün hava güzel dedim ki hanıma, haydi kalk giyin de çıkalım biraz” şarkısını söylüyor. Şarkının adı bu değil, konu da şarkı değil nasılsa. Büyük bir olasılıkla içimdeki sesle havaya birşeyler anlatmaya çalışıyorum. Şu soğuk günler geçse de yumuşasam. Maddenin kaskatı hali oldum şurada.

Son günlerde soğuktan donmadan sağ salim akşamı ettiğimde bir bebekle karşılıklı gülüşüyoruz. Uslu durmuyor ki velet, cik desem gülüyor. Neden cik dediğimi bilmiyorum ama, şimdi düşününce benden kocaman bir insan da cik dese ben de gülerdim evet. Bebeği kınamıyorum, bu akşam ciklemeyeceğim, gayet akıllı ve uslu duracağım.O zaman da gülerse kesin delidir! Bebek geldi geleli evimizden barkımızdan olduk zaten. Küçücük şey nasıl da tüm şehrin planını değiştirdi hayret verici. Kediler kovuldu evden! Hem de nereye? Benim evime! Evde iki tane kedi ile ben ne yapıyorum peki? Eve giremiyorum. Çok zor şartlar altında günü tamamladığım yetmiyormuş gibi gece tepemde iki tane koca kedi ile kalkıyorum. Herkes evini bilsin rica edeceğim.

Şimdi soğuk ya, işler de sıkıcı malum. Dolayısıyla bunlar en huysuz halimin satırları. Hava biraz ılınsın, işler de yoluna girsin söz veriyorum etrafına kelebek figürleri çizilmiş bir şekilde anlatacağım bebeğin tatlılığını, evin içinde koşturan iki kedinin güzelliğini. Ama şimdi soğuk. Buz.

Çarşamba 27 Ocak 2010
 Merush |  YORUMLA |  3 BEĞENİ
Kurabiye, Gogol ve Ölü Canlar

Geçenlerde bir gün uzunca bir metni el yazısı ile temize çekmem gerekti,canım çıktı! Kalemi tutmakta o kadar çok yorulmuştum ki bir an evvel bitsin bu işkence diyerek yazımı doktor yazısı formuna sokmuştum. Ama o an içimde binbir korku ile başa çıkmaya çalışıyordum. Kalem tutamayacak olma korkusu!

O akşam elime kalemi aldım 6 sayfa boyunca aklıma ne gelirse yazdım kağıtlara. Karar vermiştim, bundan sonra her akşam en az 3 sayfa yazacaktım böyle. Hatta üşenmeyecek bu yazdıklarımı da aynen bilgisayara geçirecektim. Klavye cadılığı bile körelmişken bir de kalem tutamıyor diye hayıflanıyorum değil mi, ne komiğim!

Biraz panik yapmanın kimseye bir zararı yok aslında. Çoğu mantıklı kararlarımı bazı korkularım en üst seviyeye çıkmışken alırım ben. Birşeyi yapmak için önce korkutulmam gerekiyor sanırım. Korkularıyla terbiye edilmiş bir çocuk da değildim oysa. Zaten kendimi eğitme işi ne zaman bana kaldı, o zaman oldum böyle. Şimdi kalemle yazınca yoruluyorum diye bir daha yazamayacak korkusuna kapıldım. Bu korkuyu sevdim. Müstehak bana.

Yine geçen akşamların birinde kendimi elimdeki tarif defterine “Bir Delinin Hatıra Defteri”nden alıntılar yaparken yakaladım. Gogol bu anlara tanıklık etseydi edebiyatı bırakır, kendini kurabiyelere methiyeler döşerden buluverirdi! Ancak kurabiyeler o kadar güzel kokuyordu ki yanına güzel kokular sürmüş güzel bir kadın gelse dönüp bakmazdı bile. Malum o da bir erkekti ve ilk etapta midesinin keyfini düşünmek zorundaydı. Gogol da bir insandı neticede. O akşam uğrasaydı ona da biraz kurabiye koyardım, hem bir de kahve yapardım belki de, belli mi olur?

Bazı garip huylarım olduğu gibi, gecelere anlam katmak bakımından bazı özel isimli geceler düzenlediğim de oluyor. Gereksiz bir Fransız özentiği… Bunlardan biri de “okuduğumuzu pekiştirelim geceleri”. Seneler evvelinden göz gezdirdiğim satırlara şimdiki aklım ve beynimle bir kere daha göz gezdiriyorum. Bu akşamlardan birinde konuğumuz yine Gogol idi.. Ölü Canlar, seneler önce elime aldığımda nasıl bir mayışıklıkla elimden bırakıysam öyle karşıladı beni! Canımı çıkardı yine. Halbuki Gogol da bir insandı, böyle yapmaması gerekirdi. Belki de hala ilk okuduğum zamanlardaki gibi burnum havadayımdır, ön yargılarımla dünyayı yerinden oynatabilirimdir. Büyümemiş de olabilirdim, ama böyle yapmamalıydın Gogol.Hem naber, o  zamanlar kurabiyenin evde yapılabildiğini bile bilmiyordum, şimdi kokusundan sarhoş ederim adamı.

Senden ricam, Gogol, beni yalnız bırakman. Münasebetsiz zamanlarda elime çarpmaman, gözüme görünmemen.. Sonra çok üzülüyorum. Sonra kendimi çok yüzeysel bulup depresyonlara giriyorum neden böyleyim diye. Neden diye sorma,Gogol. Sadece anla.

Perşembe 14 Ocak 2010
 Merush |  1 YORUM |  3 BEĞENİ
Üç kelimelik ağıt

Yok mu bir haber alan
Yok mu gören
Bu mudur adetin
Bu mudur tören
Yaz ya da söyle bulamadım böyle
Neresi açık adresin neresi yören?

Şarkıyı dünden beri sürekli dinliyorum. İki versiyon yapmışlar hem de; birbirinden şahane.

Çok değil daha bir kaç haftadır, dilime dolanacak, sürekli dinleyeceğim bir şaekı arıyordum. Yeraltına kadar indirgedim arayışlarımı. Bilinmedik albümler,bambaşka tınılar keşfettim. New Age sokaklarından jazz semalarına uçarken, ansızın burnumun dibinde alelade bir yerde beliriverdi şarkı.. “Bu mudur adetin, bu mudur tören?”

Sakız gibi sözler,anında yapışıyor. Çok da bir “olayı” yok hani. Ama duruyor işte dinleyince ruhun, dinleniyor.Beni en çok etkileyen kısmı belki de kimsenin dikkatini vermediği bir yerde. “adet… töre… yöre…” bu üç kelime garip bir biçimde kendimi şarkının orta yerinde buluvermemi sağlıyor. Öylesine basit, öylesine alaturka kelimeler değil mi?

Peki siz, adet bilmeyen bir adama aşık oldunuz mu? Konuşma adeti, davranış adeti.. Sana öğretilenlerle örtüşmeyen bir hayat şekli.. Töresiz bir adam tanıdınız mı? Kuralsız, kimsesiz? Yol yordam bilmeyen bir adamın peşinden giderseniz yöresiz kalırsınız. Ben oldum. En yalın halimle özetlemem gerekirse hayatımda yaptığım en büyük salaklık. Ama bu salaklığı yapmış olmamla şekillendi ‘aslolan hayatım’.

Düşüncelerimi vurgulamak için yetersiz bir saat.. Gözlerime konan uyku, bir an evvel kurtulmam gerektiğini söylüyor bu hissiyattan.

Hayır, anlaşıldığı gibi kızgın değilim. Günü aşksız bitirmek ne denli güç; bilirim. Kanadımı topladığım gibi beni uykuya götürecek olan o kuş tüyünün ardına sığınmayı da bilirim.

Uçan o söz, ardında yazıyı bıraktı.

Sözlerimi aylar öncesinde kalan o akşama uçurdum. O en çok inançsız kaldığım akşama.. O anı bir daha yakalayayım diye etmediğim yemin kalmadı. Ama inanç yokken yeminler tutmazmış; bilemedim.

Alelade, dümdüz, sakız gibi bir şarkı.. Aylardır beklenmiş bir “şey” için ne kadar da özensiz. Ama yerleşmiş işte içine o üç kelime..

Bu mudur adetin?
Bu mudur tören?
Neresi açık adresin, neresi yören?

Hani aslında bitmedi ya sözlerim, ketum bir gecenin kurbanı olsunlar istemem.

Perşembe 17 Aralık 2009
 Merush |  3 YORUM |  2 BEĞENİ
Rüyalarda buluşuruz
“Görünüşe bakılırsa ortada bir problem yok” dedi yaşlı adam, “Neden gitmiş olsun ki?”…
Gitmişti.
Görünüşe bakılırsa bir problemi yoktu;mutlu bir hayatı vardı görünüşte. Görünüşte huzur vardı. Evin içine doğan güneş apaçık ortaya çıkarıyordu huzursuzluklarını. Saklamak istemedikçe, yerle yeksan oluyordu düşünceleri. Düşünceler de görünüşe uyum sağlarcasına sakindi. Düşünceleri bile özgür değildi, düşüncelerinde bile bir sahnedeydi, rol yapıyordu.
Düşüncelerinin bile özgür olamadığı bu yerden gitmek dışında yapabileceği birşey yoktu..
—-
Bir rüya metni..
Rüyamda okuduğum satırlar. Birebir, net bir biçimde hafızama aldığım cümleler.. Uyuma işini fazlasıyla abarttığım son zamanlarda bir de yoğun miktarda rüyalar görmeye başladım. Rol kesmeler, su parkları, kitap okumaları, film seansları. Günün hengamesinde yapamadığım çoğu şeyi rüyamda yapmaya başladım. Son zamanlarda da bazı şeyler okuyor ve uyandığımda not ediyorum. Böyle böyle bir kitap basacağım. İsmi de hazır; Rüyamda Yazdım!
Uykusuzluğa tahammülsüzlüğüm ne zaman başladı bilmiyorum.Kendimi herhangi bir köşe başında uyur yakaladığım günler çok uzak değil. Direksiyon başında bile uyuklayacak kadar sersem dolaşıyorum. Koltuğa oturmamla uyumam arasında bir reklam arası kadar süre var. Toplasam o uykuları burdan köye yol olur!
Uyanıyorum elbet. Ancak bu sefer de kaç saat uyumuş olursam olayım uyanamıyorum. Sanki yeni yatmışım da “bi beş dakika daha ne oluuuurrr” tepkisi veriyorum çalan saatime. (çalar saat mi yoksa? ama çalıyor?)
Zor bela uyandığımda ise geç kaldım telaşesinden ne doğru düzgün birşeyler giyebiliyorum, ne öğlene kadar bir işim rast gidiyor. Herşey mi ters gider sabahın köründe. Gidiyor. Öğlen olduğunda ise işler yetişmeyecek telaşı başlıyor bu sefer de. Akşama kadar paldır küldür geçiyor zaman. Akşam ise program basit; alelecale birşeyler yenir, koltuğa uzanılır ve uykuya geçilir.
Neyseki içimde biryerlerde entellektüel bir kişi duruyor ve beni geceleri hayattan koparmamak için rüyalarıma getiriyor kitapları, filmleri. En son rüyamda 9′u izledim (evet rüyamda da birşey anlamadım) ve yukarıdaki satırları okudum. Okuduklarımı Esin adında biri yazmıştı. Esin sanırım benden esinlenen bir yazar.Umarım rüyalarımda spora da zaman ayırabilirim, malum ye-yat hayatı şişkinliğe yol açıyor.

“Görünüşe bakılırsa ortada bir problem yok” dedi yaşlı adam, “Neden gitmiş olsun ki?”…

Gitmişti.

Görünüşe bakılırsa bir problemi yoktu;mutlu bir hayatı vardı görünüşte. Görünüşte huzur vardı. Evin içine doğan güneş apaçık ortaya çıkarıyordu huzursuzluklarını. Saklamak istemedikçe, yerle yeksan oluyordu düşünceleri. Düşünceler de görünüşe uyum sağlarcasına sakindi. Düşünceleri bile özgür değildi, düşüncelerinde bile bir sahnedeydi, rol yapıyordu.

Düşüncelerinin bile özgür olamadığı bu yerden gitmek dışında yapabileceği birşey yoktu..

—-

Bir rüya metni..

Rüyamda okuduğum satırlar. Birebir, net bir biçimde hafızama aldığım cümleler.. Uyuma işini fazlasıyla abarttığım son zamanlarda bir de yoğun miktarda rüyalar görmeye başladım. Rol kesmeler, su parkları, kitap okumaları, film seansları. Günün hengamesinde yapamadığım çoğu şeyi rüyamda yapmaya başladım. Son zamanlarda da bazı şeyler okuyor ve uyandığımda not ediyorum. Böyle böyle bir kitap basacağım. İsmi de hazır; Rüyamda Yazdım!

Uykusuzluğa tahammülsüzlüğüm ne zaman başladı bilmiyorum.Kendimi herhangi bir köşe başında uyur yakaladığım günler çok uzak değil. Direksiyon başında bile uyuklayacak kadar sersem dolaşıyorum. Koltuğa oturmamla uyumam arasında bir reklam arası kadar süre var. Toplasam o uykuları burdan köye yol olur!

Uyanıyorum elbet. Ancak bu sefer de kaç saat uyumuş olursam olayım uyanamıyorum. Sanki yeni yatmışım da “bi beş dakika daha ne oluuuurrr” tepkisi veriyorum çalan saatime. (çalar saat mi yoksa? ama çalıyor?)

Zor bela uyandığımda ise geç kaldım telaşesinden ne doğru düzgün birşeyler giyebiliyorum, ne öğlene kadar bir işim rast gidiyor. Herşey mi ters gider sabahın köründe. Gidiyor. Öğlen olduğunda ise işler yetişmeyecek telaşı başlıyor bu sefer de. Akşama kadar paldır küldür geçiyor zaman. Akşam ise program basit; alelecale birşeyler yenir, koltuğa uzanılır ve uykuya geçilir.

Neyse ki içimde biryerlerde entellektüel bir kişi duruyor ve beni geceleri hayattan koparmamak için rüyalarıma getiriyor kitapları, filmleri. En son rüyamda 9′u izledim (evet rüyamda da birşey anlamadım) ve yukarıdaki satırları okudum. Okuduklarımı Esin adında biri yazmıştı. Esin sanırım benden esinlenen bir yazar.Umarım rüyalarımda spora da zaman ayırabilirim, malum ye-yat hayatı şişkinliğe yol açıyor.

Salı 15 Aralık 2009
 Merush |  8 YORUM |  3 BEĞENİ
Kulağı geçen gerizekalılar

Kulağı geçen boynuz kadar akıllı olabilseydiniz benim öğrettiğim işi bana öğretmenize deli olmaz, bilakis gurur duyardım.

Bir kaç gündür o çok şahane “gerizekalılar” yeniden hayatımın gündeminde.  Mümkün mertebe  iyi niyetli ve sabırlı davranarak öğrettiğim işleri, küçük beyinlerine bakmaksızın önüme sunuyorlar. Eğleniyorum izlerken.  Komik anlar yakalıyorum kimi zaman. Kimi zamansa dayanamayıp gerizekalılıklarını yüzlerine vuruyorum. Tahammül sınırımın noktasına gelindiği anlaşıldığındaysa geri adım atıyorlar. iyi ki!

Günümün büyük bir çoğunluğunda insanlara karşı sonsuz anlayış ve sabır göstermekle meşgulüm. Bazen öyle yoruluyorum ki  ansızın bastıran bir gerginlikle  sert tepkiler verebiliyorum. Bu tepkim sabrım ne kadar yoğunsa o ölçüde yoğunluk gösterdiğinden zeka düzeyi gerilemiş kişilerde farklı bir etki yaratabiliyor. Bu seferse ne kadar geri adım atarlarsa o kadar lehlerine işliyor zaman. Bunu yapmakta başarılılar ama. Takdir etmiyor değilim.

Sayelerinde, öğretmekten öğrenmeye fırsat bulamadığım zamanlar tüketiyorum. Oysa öğrenmeye o kadar açım ki. Art arda gelen sorular, bitmek bilmeyen istekler. Bazen kendimi birilerine hizmet etmek için dünyaya gelmiş gibi hissediyorum. Halbuki bu yöndeki tüm enerjimi bir gün bir çocuğum olursa ona bahşetmeyi planlıyordum. Meğer doğacak olan evlandıma kafayı sıyırmış bir anne kısmetmiş.

Eh, gerizekalıların bir güzel etkisi de yazmaya imiş. Sağolsunlar. Yazacak birşey bulamadığım dönemlerde iki cümle kuruyor ve az da olsa hafifliyorum. Fırsat verdikleri ölçülerde elbette..

Çarşamba 9 Aralık 2009
 Merush |  4 YORUM |  1 BEĞENİ