Kızın başı dertte, kızın başında kırmızı başlık, kızın elinde sepet aklında babaannesinin yemek kitapları. Ablasının ayakkabılarını giymiş düşmüş yola, yolda köpek seven bir adamla tanışmış kurt, adamı yemiş düşmüş sonra, sonra bakmış tüm yaşananlar düşmüş.Sonra kurtulmak istemiş o düşten. Robot ülkesine gelmiş bisikleti ile…
Tüm hafta boyunca her akşam film izlemiş bir kimseyim. Aynı zamanda da beyni bulanık bir insanım bugünlerde. Zaten çok dinç ve de zeka yönünden sağlıklı olduğum günlerde bile film seanslarım hep hüsranla sonuçlanmıştır. Ya yarısında sıkılıp yerimden kalkmışımdır (hiperaktif mode ) ya sıkıcı bir film diye düşünüp yarıda kapatmışımdır (sabırsız mode) ya da ilk 10 dakikada sızmışımdır (uykucu mode)
Bu tüm hafta boyunca sayısız film açtım kapattım ve tuhaftır ki hepsini de izledim sonuna kadar (yapacak başka birşey bulamama mode) Ama gel ve de gör ki bu tüm film karakterleri beynimde birbirine bulandılar.. Öyleki Jake ile kırmızı başlıklı kızı bile çıkıyor sanıyorum şu anda. Sonrasında pek sevdiğim dilber Cameron Diaz ı robotlar ile bir partide eğlenirken buluyorum.. Hatta rüyamda kendimi turuncu saçlarla bir Clementine sanıyorum. Mandalina oluyorum. Yani sadece onları birbirine karıştırmakla kalmıyor kendimi de dahil ediyorum filmlere..
Sonuç olarak diyebilirim ki Jim Carrey hoş adam :Pp ( bu kadar filmden aklımda kalan bu ise inceleme altına almak gerekmekte beni )
Fona Leman Sam / Vedat Sakman düeti yerleştirmeli diye düşündüm. Yazarken arkamdan ağlasın hatta bir kadın. Bir bebek sürekli kahkahalar savursun isteği ile yola çıkıp bir kadını hergün ağlatarak sonuçlanan bir hissiyat bu. “ve ben artık seninle yapamıyorum, birtanem…elimde değil..”
şimdi sen yoksun ya
şimdi soğuk ve karanlık ya her bir yanım..
ne yapsak ne söylesek anlamsız artık
her yerde ayrılık var..
Ne denli hızla akıp geçmiş zaman.. Seneler ne zaman geçmiş farkında olmadan.. Elimde değil derken kadın bunu mu anlatmak istemiş… ?? Kalbi kırık bir şarkı söylüyor şimdilerde kadın.. Yaralı , göğsünde yangın yeri.. “inanamıyorum, bu hale nasıl geldik, bilemiyorum…”
Herneyse, herkimdeyse neyse…
Sıcağın bünyeye türlü türlü zararlar verdiği apaçık. Ama hiç bir coğrafyada görülmemiştir sıcak bir yerde üşüyen insan kimsesi. Ama olabiliyor, türlü türlü çeşidi var zaten bu insan kimselerinin bu da böyle bir çeşidi diyor ve mümkün mertebe kendisinden uzak tutuyoruz bünyemizi. Hapşuruk aksırık ve bilimum şapırdaklı efekti bir yana bırakmasını ve de acilen hayata dönmesini salık veriyoruz, bir kase çorba da yanında eşantiyon.
[şarki]Haykıracak nefesim kalmasa bile, ellerim uzanır olduğun yere, gözlerim görmese de bulurum yine. Kalbim durmuşsa inan çarpar seninleeeeeeee[/şarki]
Kafama takılacak bir şey bulmadığım için bugün ensem yandı, zira saçlarım bu sıcaklarda hiç çekilmeyecek bir uzunluğa eriştiler. Ve de ben toka takma özürlü bir kimse olduğum için böyle sıcaktan baygınlık geçirip saçlarımı yolma ile karşı karşıya buluyorum kendimi. Hazır bunu düşünüp sinirleniyorken dedim ki kendime “ben neden kafama bişey takmıyorum ??” görüldüğü üzere fazlasıyla ince bir zekanın ürünüyüm ben, kafama takacak şey bulmakta zorlanmadım bu sefer de her zamanki gibi.. ( ah baba… ne kadar haklıydın odamın kapısına astığın o yazıda…”çok yaratıcı biriyimdir, acayip sorun yaratırım” )
Kafama taktığım bu sorunun yanıtını bulduğumda elbetteki dünya değişmeyecek, dünyayı sarsmayacak biliyorum ki bu düşüncelerim. Ama ben düşünüyorum ( o halde varım…?? )
Fikrime şu düştü : Neden daha daha büyük çöp tenekelerimiz yok ?? Neden bir eve sığacak olan çöp kutuları ancak birkaç dergi, birkaç kaset, birkaç makyaj malzemesi ile doluyor ?? Neden benim hevesimi kaçırıyorsunuz siz çöp kutuları ??
Atacak çok şeyim var ama benim :/
Oturup bu sıcakta güzelce bir çay demlemeli, hayal kurmalı diye düşünüp aldım elime bardakların en sevimlisini kuruldum bulabildiğim en serine. Bardak ile konuşulur mu ? Elbette. Bardak seni dinler mi ? Eh bir yere kadar, kendisini şirin ve sevimli bir kız çocuğunun ellerinde görmek için şartlandırmış bir bardağa oldukça yetişkin insan sorunlarından bahsedersen bardak önce bir afallar, yine de iyi niyetinden ödün vermeyip dinlemeye çabalar, ama gel gör ki bir yere kadar. Bardak susar. Bekler senin hopbidik hopbidik onunla konuşmanı,neşe dolmanı,sular seller gibi olmanı.
Bir bardak takıntısıdır ki şiddetleniyor şimdilerde.. Bardaklara özlem, bardaklara hayal bardaklara gözyaşı.. Hadi canım sen de, kimi kandırıyorsun.. Hiç de yapmacık olamıyorsun gülperi, otur ! sıfır.
Bir de şöyle bir şey var, çok dik olan merdivenlerden korkardım ben, koca koca merdivenler beni öyle bir boğardı ki. Bir keresinde ben bir merdivenden tırmanırken gayet zorlanarak arkamdan şapşalın biri beni öne doğru itmişti. “it”mişti muhtemelen o gerzek bünye. Sinirlendim hatırlayınca.. Sonra ben yine buna benzer bir saçmalıkla karşılaşmıştım geçmiş zaman önce. Çok da değil iki haftacık kadar önce geçmiş bir zaman dilimi bu aklıma düşen. O merdivenler de dardı, zora sokuyordu beni o merdivenlerde. Çıkmak istemmiştim. Öylece aşağıda beklemiştim.. Evet, öyle.
Herneyse blok, sen sıkılma, yorulma ben böyle yazarım giderim ardından,yollar beni çağırır, ben yolları, merdiven var çıkılacak .. felsefi bir eda ile giderim ben tıngır mıngır. hadi bakalım.
Havada yapış yapış bir kıvam var, ne kadar su da değse vücuda yine yanıyor, yine yanıyor. Bu nedir böyle ey Ağustos ? Haklısın, ben nankör bir kimseyim, hayatımın sürekli olarak hava ile kavga etmekle geçtiğinin bilincindeyim. Ama şu anki ahval ve şeraitte bundan başka bir neden bulamadım.. Ve mecburen hava ile kavga etmeliyim. Kavga edecek insanlarımı tükettim çünkü hali hazırda . Yeni insanlar tanımalı ve onlarla da mı kavga etmeliyim acaba diye dahiyane fikirler geçmedi de değil aslında aklımdan. Du bakalım.
Hayata, güne, güneşe, insana olan inancımı yitirdiğimi zannettiğim günlerin ertesinde bu kadar çok dost sesi, çokca şevkat dolu bir anne sesi, ve de kalbimin sesini dinlemek iyi geldi ruhuma. Kendime zoraki de olsa gülücük dağıttım. Kendime ama..
Bunun bir başı ya da sonu yok, bir çizgisi de yok. Başladığı gün bile değil, bu hislerin oluşup büyüyüp kocamanlaştığı başka bir gün de yok. Sınırları zorlayan kalemlerim de yok aksi gibi. Aynaya yansıttığım göz kamaştıran gülücüklerim de yok. Ama ben ne yaptım? Hepsini varoldukları o karanlık çekmecelerden çıkardım. Tozlarını altım, ve sanırım ağrımın sızımın dindiği ilk gün de takıp takıştıracağım. Özledim..
Ve de sanırım başka hiç bir şey de yok.
Bazı hisler öyle kolay kolay oluşmaz, bazı yaralar kendi kendilerine açılmazlar, onların böyle yetenekleri yoktur. Buna şekil veren biziz, acılarımız,tatlılarımız ekşi ve de tuzlularımızdır. Şimdi bir kadın oturup “ne bir ses, ne bir haber gelmiyor artık senden……öylece kalakaldım deli hasretinle ben….” diyerek başlamış ise bir şarkıya anlamak lazımdır halinden. Bu hisler yaşanabiliyormuş demekki.. Ve öyle körü körüne bağlanmamak gerekirmiş şarkılara..
Çok uzaklarda bir erkek “dur..gitme, beni öldürme…ruhum dayanmaz bu gidişe …” diyor ise gitmesini istemediğine ona da hak vermek gerekir.
Anlamak lazım insan hallerinden, gitmemek gerek.. öldürmemek gerek.. Peki yaşanmasa bu hisler bu şarkılar olur muydu? Olmasınlardı,lazım değillerdi.. Kalbi sıkışabiliyormuş insanın, öylece kalakalıyormuş deli hasretiyle… nefes almakta zorlanıyormuş insan..
Payıma bunlar düştü bu sabah. Gözyaşım damladı klavyeye..Huysuzluğum arttı yine, doluştular gözlerime yaşlar.. Sesimin ulaşabildiği yerlere duvarlar örülü.
“gitme böyle zamansız…önce hayaller biter…” Aralara Okan Bayülgen huysuzluğuyla “burda bahar yok, adın hasret, gülmek güç…” diyor kadın arkadan.
Dünyayı dar etme isteği, çokca hasret, bolca gözyaşı, ve kilometrelerce nefret dolu bir sabah.
Günaydın..gül peri.. gülme peri, ağla.
Batıl inançlar gereği, (batıl nedir ya, atıl duran atık inanç gibi birşey beliriyor gözümün önünde ister istemez) 41 olması gereken sayıyı ben kendi nazarımda 101 için uyarladım. Evet bu benim 101. meruşkom yazım. Sevgideğer (??) sitemin içerisine yazdığım 101 nolu bu şahane yazıyı hayatımda emeği geçen herkese ithaf ederim..
Giriş gelişme ve sonuçtan oluşacak bu yazım da.. önce girişeceğim, sonra gelişme kaydedeceğim zekamda ve ardından sonuçlarıma katlanacağım. Şahane uzuvlarımdan bahsedeceğim ve yersiz saçma espriler yapacağım. Ardından mutlu olacağım harfleri yan yana getirmiş olmaktan.. Ben yazı yazmayı çok seviyorum, çok sevmek bunun yanında hafif kalan bir eylem.. Ben yazmazsam yapamam. Elim rahat durmaz bir kere, her ne kadar kalem tutmayı unutmuş bir zat olsam da klavyeye dokunmadan edemiyorum. Bu yüzdendir ki her fırsatta bir şekilde yazıyorum birşeyler. 101 nolu yazı da bir bahane bu sebeple..
Ama bir konuda sıkkınım ben, kendime de kızgınım. türkçe yi alt üst etmem bir yana, imla kurallarını bir yana fırlatmam diğer yana , ben en çok bir konu bulamamaktan yakınıyorum. Vaktiyle içinde aşk geçen içinde nefret geçen içinde ben geçen çok güzel yazılar yazmışlığım var. Ne demeye böyle abes bir hal aldım bilemiyorum. Kalemim gün geçtikçe sivrileceğine giderek törpüleniyor, hissiyatım azalıyor..
Amma ve lakin, ben böyle güzelim falan filan…
Uzun kulaklı, sarımtrak bir çene yapısına sahip beyaz üzerine siyah benekleri olan besili bir inek görünümüne bürünmüş bir adet bardak aranıyor.. Kendileri en son bana doğru yola çıkmışken yolda tahminen 3 yaşlarında, isminin ilk belirlemelere göre Ebru olduğu minnak ve aynı zamanda gıcık bir kız çocuğu tarafından kaçırılmıştır. Görenlerin insanlık namına bu bloğu dürtmeleri rica olunur..
Ben şimdi ne yazacağımı kestiremez kıvamlardayım. Hani doluya koysan taşacak, boşa koysan dolacak gibisinden bazı sorunsallarla boğuşuyorum. Kimse için kelam etmek istemiyorum, yetersiz kalıyor eşsiz kelime dağarcığım; haliyle de ben, kendim ve iç benliğim bunu hazmedemiyor.
Rüyalarımı anlatıp doldurayım istiyorum burayı harflerle, ama rüyalarım harfsiz. Sadece hissiyat dolu rüyalar. Tenin ışıması, kalbin çarpması buna örnek gösterilebilir yeri gelmişken. Yeri gelmişken yemek tarifleri de verilebilirim hatta.Ziyadesiyle tad içeren koku içeren rüyalar görüyorum.
Saçma sapan şarkılar çalan bir radyo kanalını açtım. Sözlerde herhangi bir incelik olmadığı gibi abeslik hakim. Ve utanmadan hepsini ezberledim.. Sokakta yürürken dilimde “ben naasııll isteerseeğğmm” şeklinde yırtınmam an meselesi. Bir de bunların klip versiyonları vardır,onları da bir ince elden geçirmeliyim. Yeni figürler kapmalıyım
Ve evet anlaşıldığı üzere berbat bir günümdeyim.
Yeter bu kadar, yazmış olmak için yazmanın da bir sınırı vardır, tüm edebiyat dünyasından özür dilerim, affoluna.
Bazen olmaması gibidir ya hani herşey, illa ki derinine saklamayı yeğleriz hani olayları.. Çok meraklı olduğumu düşünüyorum bugünlerde bu konuda. herşeyi birbirine karıştırıp aklımca aşure yapacağım ve hayatımdaki herkesi doyuracağım.. Tarifimi de kendi kendime oluşturdum ve oturdum ellerimle aşure yaptım !
Annem için kuru kayısı koydum,kayısı sağlık verir, bağırsakları çalıştırır. Ve benim annem ben bağırsam da bağırmasam da beni sever.. Babam için kuş üzümü ekledim aşureme.. Kuş üzümü mini mini hayallerimi temsil eder, özlemlerimi, kokusunu çok sevdiğim babamın huzurunu verir kuş üzümü.. Kuşun kanadına takar gönderirim diye ona olan özlemimi.. Kızların herbiri için birer portakal rendelerim.. Kabuğu eridikçe daha bir yakınlaşır olurlar bana diye, o güzel kokuları karışır diye dünyama.. Canımın parçası için nohutları atıkladım. En beyazlarını seçtim, en tazelerini, en güzellerini.. İnci kolye tadında kalsınlar diye dünyamın içinde.. Dostlarım için şeker ekledim bolca zira şekersiz kıvam bulamaz benim aşurem.. Özlediklerim için doldurdum geri kalan tüm malzemeleri, teker teker pişmanlıklarımı hüzünlerimi.. Lezzetli oldu aşurem.. Çok güzel oldu
Yesinler diye tabaklara koydum ama baktım ki yanında bir kase de “huysuzluk” vermişim. “üzüntü”vermişim.. Unutmuşum “gülücük” koymayı yanına..
Tabaklarımın hepsi yenmeden geri gönderildi.. Yemek istemediler.. Çünkü yalnızca tatlı olsun isterlermiş benim aşuremi..
Bu gece biraz daha düşünüp öyle koyulacağım işe.. En leziz aşureleri yapmak için, hayat buldurmak için hepsine..
Bakacağız elbet tadına..
Gülüşümü yolun kenarından akan nehre bıraktım dün gece. Gözyaşımla beraber gönderdim çok uzaklara. Ardımda hayallerim vardı, ellerimin arasından kayıp giden.. Gönderdim onları da o nehirden uzaklara. Kimsesizliğim kaldı benimle. Ölümcül yalnızlık bir de. Kalabalıktık.. Hüzünler,yalnızlık,kimsesizlik,gözyaşları. Hep beraber oturduk gece boyunca. Sabah gözlerimden akan yaşlar gittiğini söyledi. Vuruldum.
Dünkü çocuklardık biz. Hayal kurmak bizim neyimize.. Ramak kalmışken rüyaların gerçek olmasına elimizin altından kayıp gitmesi ne kadar da doğaldı değil mi .. Elimizden şekerimizi de böyle almışlardı vaktiyle. Bu sefer farklıydı, bilincimiz tamdı, gözümüz açıktı, bilerek ve isteyerek izin verdik elimizden alınıp çok uzaklara götürülmesine..
Canım mı sıkkın ne ????
“Geçti güzelim inan,bu sevda artık bizden..” diyor 70lerden kalma sesiyle bir kadın. Susup kulak veriyorum.
Son günlerde önünden kuşlar geçiyor bu pencerenin göç mevsimi sanırım. Kuşlar çığlık çığlığa, gürültü ede ede ilerlemiyorlar ama, sakinler. Sanki bir yolcu kervanı develer yorgun düşmüş çölde hissi uyandırıyorlar bende. Yavaşca ilerliyor ağır aksak geçip gidiyor kuş sürüleri. Belki de hiç gitmek istemiyorlar.
Olaylara,nesnelere yaklaşımım çok değişik bugünlerde, hepsi bu hislerin yansıması belki de. Kuşlar aslında son sürattirlerdir de bana öyle geliyordur.. En azından bunun farkında ve bilincindeyim.
“Veremem sana acımı, kirlenir dünya ” diyor usuldan uzun saçlı gözleri mahmur adam. “hüzün aşkına” imiş “aşık uykuları..” Uyutuyor beni sevecenliğiyle elleri
Bir ses de hayat bulunur mu ? bir ses hayata döndürür mü ? dünyadaki en büyük huzur budur dedirtir mi bir ses.. Gözlerin ışıldar önce, yüzüne gülümseme ellerine güç gelir.. kaleme yazdıklarını klavyeden uzak tutarsın..
Bu da benim “düşümdeki rüya”.. Ama veremem sana acımı, kirletmeyelim boşyere zaten kir pas içinde olan dünyayı.. Bırakalım yağmur ıslatsın “şehrin boş sokakları”nı…
Veremem.
Sihirli bir el dokundu omzuma dün gece. Gece yarılanmıştı çoktan, gün ağarmaya yakınken. Omuzlarıma dokundu elleri, saçlarımda gezindi usulca.. Bir saatlik uykuyla bile dinç uyandırdı beni varlığı..
Sihirliydi elleri, tam da umudu kesmişken, tam da bırakmışken hayal kurmayı, tam da mola vermişken.. Aslında kurulacak tonlarca cümlem var benim.. Hazır omuzlarımda geziniyorken elleri yazayım birer birer. Kalbimi yormayayım, üzüntümü unutayım. geçip,silinip gitsin.
Sabahın olmasından korkmadım. Varsın akıp gitsin zaman,günü gelsin yaşanacak herşeyin.
Biraz daha mola ver bana hayat.. Azıcık kırıntılarım kaldı, az kaldı tamamlanıyorum.
Her damla gözyaşıyla eriyip bittiğimi bile bile ağlıyor..Gözyaşı asit misali,dokundukça tenime eriyorum..Et parçası kalmadı,kemiklerim sayılıyor. Gözlerime değemedi bir türlü göz yaşı. değse,dinecek gözyaşım,acım dinecek belki de..Acılarla dopdolu bir hayatın içinde sürekli olarak gülümsüyor olmak da içler acısı. Gülümsemek zorunda bırakılmak,ellerinden alınması hayatının..Seni değil düşüncelerini zapteden,senden çok bedenini yokeden bu karanlıklardan nasıl sıyrılacaksın bakalım..Herşey belli belirsiz,avcumun içi kadar önümde , en az onun kadar yanıbaşımda.. Tutunabilsem yetecek.. bıraksam , dinecek.
Biz eski günlerde yaşamaya o denli çok alışmışız ki, sanki bir yanımız hep mazide yaşasa mutlu olacağız bununla.Oysa geçmiş değil mi içimizi eriten daha çok. Önümüzde uzayıp giden hayat daha çekici gelmeleiydi oysa. Önümüzü görmek istmeyip,sürekli ardımıza bakma hali bu. Elimize geçen bir kaç hayal kırıklığı.Sana bana ya da yaşama dair sevinçelerimi birer birer yitirmek üzereyim..Ellerimin altında ne var göremiyorum bile. Bir hazine var belki de.. Belki de hepsi bomboş. biraz uzansam yanına dinecek belki de..