Saatlerdir sırf bir Cumartesi yazısı yazabileyim diye dinlemedik radyo kanalı bırakmadım. Hani olur da sinir tellerime etki eden bir şarkıcı bulurum, ona çatarım falan… Pozitif duygularım tavan yapmış olmalı ki hiç birine kıyamadım. Her biri kendi çapında rezalet olabilirler ama bunu onların yüzüne vurmak benim görevim değil. Bu düşünceler ile kapatıverdim radyo kanallarını. Bir de bunun bir Cumartesi yazısı yazmam için engel olmadığı konusunda karar birliği yaptım düşüncelerim ile. Dolaylı yollardan ne düşündüğümü ifade ediyorum farkındaysan, ne derece yazma isteği ile dolu olduğumun farkına var lütfen.
Sabah çalan telefonları alarm zannetip üst üste kapatmış olabilirim, evet ama bu kesinlikle benim terbiyesizliğim olmamalı. Yok yok, arayanlara terbiyesiz deme cüreti göstermiyorum. Sabah alarmlarına karşı bir nefret beslediğim doğru, nedense hep uykunun en tatlı yerinde çalıyor haspam! Bir de en savunmasız anımda yakaladığı yetmezmiş gibi. Her sabah, bir ertesi sabah daha korunaklı olacağım düşüncesi ile uyanıyorum. Bu sabah da uyandım. Her sabah uyanıyorum ben. Hatta bazen öğlen de uyanmışlığım oluyor. Onu kısmetse yarın yapmayı planlıyorum. Bana şans dile.
Tam tahıllı bir dilim ekmeğin üzerine önce mayonez sıkıp, üstüne kaşar peyniri ekleyip üzerine bir dilim ekmeği de kapatarak doyurdum karnımı. Bu yediğim şeye tost diyemememin nedeni soğuk olmasıdır. Soğuk olan ekmek tost olmamalı. Hem zaten bu çok önemli değil, sabahın köründe iki dilim ekmeği üst üste koyabilecek dermanı bulabildiğine de şükretmeli insan. Bugün ne çok şükremek dedik. Ne çok?
Cumartesi gününün vermiş olduğu lakayıtlığa dayanarak bolca bir kot üzerine bolca bir tişört geçirdim üzerime. Şu pespaye tişörtleri moda yaptılar diye nasıl minnettarım anlatamam. Eskiden sadece erkeklere güzel tişörtler tasarlanıyordu, artık biz de nasiplenebiliyoruz. Hem zaten kimin umrunda, biz modaya ne derece uygun giyindiğimiz ile ilgilenelim, kafi. Bir sonraki durağımız ise bakkal. Gazetemizi alıp işe gideceğiz malum. Daha ikinci vitese atamadan geliyorum bakkalın önüne; iki adım yürürsem ölürüm, maazallah. Bakkal yine kendini sevimli zannediyor, gerizekalı olduğunu yüzüne vurmam için şansını çok zorluyor bu sabah yine.
Bir biçimde kendimi atabildiğim işyerinde, masamın üzerinde duran iki adet pembe gül ile karşılaştım. Görür görmez sorduğum ilk sorunun “hangi bahçeden kopardınız bunları?” oluşu ile onları son kez görüyor olduğumun henüz farkında varmamıştım, şimdi idrak ettim. Pet şişeye su doldurup kendime vazo yaptım sonra. Öylece duruyorlar, umarım tez zamanda solmazlar.
Öğlene kadar güç bela ilerleyebilen zaman ise her Cumartesi olduğu gibi öğleden sonra duruyor. Bu öğleden sonrayı kurtarabilmek için elimde biraz dergi var. Ben onları karıştırırken belki siz de Facebook’taki sayfamı beğenirsiniz. Sahi, eskiden “hayranı ol” diye bir şey vardı, şimdi de olsaydı ne güzel sevinirdim hayranlarım var diye. Olsun beğenilmek de egoyu hoşnut edebilen bir eylemdir.
Merush Hanım
|





