Tarihte Bugün:  3 Eylül 2005
Tam tahıllı, pembe güllü Cumartesi

Saatlerdir sırf bir Cumartesi yazısı yazabileyim diye dinlemedik radyo kanalı bırakmadım. Hani olur da sinir tellerime etki eden bir şarkıcı bulurum, ona çatarım falan… Pozitif duygularım tavan yapmış olmalı ki hiç birine kıyamadım. Her biri kendi çapında rezalet olabilirler ama bunu onların yüzüne vurmak benim görevim değil. Bu düşünceler ile kapatıverdim radyo kanallarını. Bir de bunun bir Cumartesi yazısı yazmam için engel olmadığı konusunda karar birliği yaptım düşüncelerim ile. Dolaylı yollardan ne düşündüğümü ifade ediyorum farkındaysan, ne derece yazma isteği ile dolu olduğumun farkına var lütfen.

Sabah çalan telefonları alarm zannetip üst üste kapatmış olabilirim, evet ama bu kesinlikle benim terbiyesizliğim olmamalı. Yok yok, arayanlara terbiyesiz deme cüreti göstermiyorum. Sabah alarmlarına karşı bir nefret beslediğim doğru, nedense hep uykunun en tatlı yerinde çalıyor haspam! Bir de en savunmasız anımda yakaladığı yetmezmiş gibi. Her sabah, bir ertesi sabah daha korunaklı olacağım düşüncesi ile uyanıyorum.  Bu sabah da uyandım. Her sabah uyanıyorum ben. Hatta bazen öğlen de uyanmışlığım oluyor. Onu kısmetse yarın yapmayı planlıyorum. Bana şans dile.

Tam tahıllı bir dilim ekmeğin üzerine önce mayonez sıkıp, üstüne kaşar peyniri ekleyip üzerine bir dilim ekmeği de kapatarak doyurdum karnımı. Bu yediğim şeye tost diyemememin nedeni soğuk olmasıdır. Soğuk olan ekmek tost olmamalı. Hem zaten bu çok önemli değil, sabahın köründe iki dilim ekmeği üst üste koyabilecek dermanı bulabildiğine de şükretmeli insan. Bugün ne çok şükremek dedik. Ne çok?

Cumartesi gününün vermiş olduğu lakayıtlığa dayanarak bolca bir kot üzerine bolca bir tişört geçirdim üzerime. Şu pespaye tişörtleri moda yaptılar diye nasıl minnettarım anlatamam. Eskiden sadece erkeklere güzel tişörtler tasarlanıyordu, artık biz de nasiplenebiliyoruz. Hem zaten kimin umrunda, biz modaya ne derece uygun giyindiğimiz ile ilgilenelim, kafi. Bir sonraki durağımız ise bakkal. Gazetemizi alıp işe gideceğiz malum. Daha ikinci vitese atamadan geliyorum bakkalın önüne; iki adım yürürsem ölürüm, maazallah. Bakkal yine kendini sevimli zannediyor, gerizekalı olduğunu yüzüne vurmam için şansını çok zorluyor bu sabah yine.

Bir biçimde kendimi atabildiğim işyerinde, masamın üzerinde duran iki adet pembe gül ile karşılaştım. Görür görmez sorduğum ilk sorunun “hangi bahçeden kopardınız bunları?” oluşu ile onları son kez görüyor olduğumun henüz farkında varmamıştım, şimdi idrak ettim. Pet şişeye su doldurup kendime vazo yaptım sonra. Öylece duruyorlar, umarım tez zamanda solmazlar.

Öğlene kadar güç bela ilerleyebilen zaman ise her Cumartesi olduğu gibi öğleden sonra duruyor. Bu öğleden sonrayı kurtarabilmek için elimde biraz dergi var. Ben onları karıştırırken belki siz de Facebook’taki sayfamı beğenirsiniz. Sahi, eskiden “hayranı ol” diye bir şey vardı, şimdi de olsaydı ne güzel sevinirdim hayranlarım var diye. Olsun beğenilmek de egoyu hoşnut edebilen bir eylemdir.

Cumartesi 15 Mayıs 2010
 Merush Hanım |  YORUMLA |  2 BEĞENİ
Steinbeck, Bihter ve Gazap Üzümleri

Bu akşam  yine koltukta kıvrılmış bir güzel uyuyakalmak üzereyken kapının önünde bir erkek silueti belirdi. Hayır kafayı yemiş değilim, sadece gün içinde kendimi akşam okuyacağım kitaba şartlandırmış durumdaydım. Ancak eve girdiğim andan itibaren olağan dışı bir sürü işle uğraştığımdan aklımdan çıkıvermiş, zaman bulamamışım kitaba. Ya da canım istememiş işte, ne uzatıyorsun? Gün içinde bir defadan fazla aklıma gelmiş olan kitap, Gazap Üzümleri idi. Nedense kendime eziyet etmek istediğim dönemlerin bestseller’idir Gazap Üzümleri. Yine fena halde canımı sıkmak üzereyken akşama birkaç sayfa okuyarak bu anları taçlandırmak istemiş olmam çok doğal.

Çoğu akşam olduğu gibi bu akşam da kendime koltukta uyuyakalmış süsü vermek üzereydim. Böyle bir şey var evet. Planlayarak ama bir o kadar da sıradan bir şekilde uyuyakalmak tüm zamanlarımın beni en keyiflendiren anlarıdır. Öyle bir akşamdı işte. Uzanmıştım bir güzel, Tv aklımı karıştırmasın diye de kapıya doğru uzanmışım. Birden cılız bedeni ile bir adam göründü kapıda. Gözüme ilk çarpan kirli sakallarıydı. İnce ve kemikli bir yüzü vardı ve çok derin bakıyordu. Üzgün gibiydi. Bana doğru ilerledikçe yüzü netleşti.  O anda neden korkmadığımı ben de bilmiyorum, sanırım aynı oranda bir güç kazanıvermiştim ben de. Yanıma yaklaştı ve aniden kayboldu gözden.  O anda korku ile karışık bir keyfin ortasında buluverdim kendimi. Kapıda beliren adam Steinbeck’ten başkası değildi. Ve ben hülyalar alemime bu denli entelektüel bir dokunuş kattığım için ne kadar mesuttum.

Yerimden kalkıp kitaba uzandım. Daha birkaç gün evvelinden bu anı hissetmiş olmalıydım ki kitap tam da orta sehpanın üzerinde duruyordu. Kitabı elime aldığımda televizyonda Bihter belirdi . Delirmiş gibi bir haldeydi, bir sayfa okuyup yeniden Bihter’le göz göze geldiğimde hala çıldırmış gözlerle bana bakıyordu. Hülyalar alemim Steinbeck gibi bir dehayı daha henüz hazmedememişken Bihter de neyin nesi idi şimdi? Hem zaten bakışları bu kadar boş bir kadını ne demeye saatlerce ekranda tutuyorlardı ki? O an kapıdan Halit Ziya Uşaklıgil girsin isterdim doğrusu. Bir elimdeki kitaba, bir de ekrandaki kadına bakar bana bir güzel tükürüverirdi herhalde!

Beden yorgunluğuna bir de gönül yorgunlukları eklenince ne okuduğundan ne izlediğinden bir şey anlıyor insan. Ana temamızı belirlediğimize göre kendimizi uykuya uğurlayabiliriz şimdi,öyle değil mi?

Cuma 14 Mayıs 2010
 Merush Hanım |  2 YORUM |  1 BEĞENİ
Benim ablam, güzel ablam

Uyandığımda saat 1 idi yeminle.  Öyle çok uyumuşum ki uyandığımda her yerim ağrıyordu, malum her işin fazlası yorgunluk verir bünyeye. Gözlerimi ovuştura ovuştura mutfağa yöneldim. Önce karın doyurmak lazım. Öğlen vakti ekmek almaya gidersem mahalle eşrafı tarafından hor görülüm düşüncesiyle (yalan elbette ki, üşendim.) ekmek almaktan vazgeçtim.  Eldeki toplam 8 dilim bayat ekmekle ne yapabilirim düşüncesi ile yüzümü yıkamaya yöneldim. O sırada aklıma ekmek yoksa pasta yeriz düsturu geldi; o düşünceden de nasıl oldu ise pizzaya yöneldim. Bayat ekmek pizzası!

Ekmekleri küp küp doğradım,  az süt, iki yumurta, bir de kabartma tozunu çırpıp ekmeklere yedirdim. Üzerine bir adet domatesi de küp küp doğrayarak serpiştirdim, şansımıza evde biber de varmış; doğradım. Sucuk ve kaşar peynirini de gelişigüzel serpiştirerek 200 dereceye gelmiş fırına teptim. O sırada kaynamakta olan suyu, içine iki adet demlik poşet çayından koyduğum demliğe (yorucu bir cümle idi) koyarak dinlenmesini bekledim. Hay Allah neden zeytin koymadım ben bu pizzaya? Çok yakışırdı halbuki, neyse, bu fikri bir başka pazara saklayalım.

Sonra bir güzel oturdum yedim. Annemi aradım üstüne. Anneciğim seni ben çiçeklerden böcekten sarı saçlı bebekten canımdan çok severim duygusu ile konuştum kendisi ile. Kapattıktan hemen sonra seni aradım ablacığım. Evet seni.. Ben nerden çıktım yahu diye düşünme lütfen. Bu yazıyı sana ithaf ediyorum.

Niçin sana ediyorum peki? Aslında birçok yönün var sana bir yazı ithaf etmek için. Çok da ayıp etmişim esasen bunca zamandır sana bir yazı ithaf etmeyerek.. Ama senden bahsettiğim bir çok yazı bulup çıkarabilirim. Mesela edebiyata olan merakımı senin kitaplarından aldığımı bir yerlerde yazmış olmam lazım. Sen bir çok yönün ile başlıbaşına yazı ithaf edilecek bir kimsesin! Beni mazur gör ama bu yazının ana temasını tamamen saflığın oluşturuyor! Saf derken, asla, asla ablaya öyle kötü laflar edecek cüreti göstermiyorum, bilesin. Doğal ve korumacı yaklaşımının bir göstergesi bana kalırsa saf kelimesi.. (tamam kıvıramadım.)

Yazdıklarıma göstermiş olduğun ilgiye çok teşekkür ederim, gözlerinin gezdiğini bilmek satırlarımda bana çok büyük bir güç veriyor itiraf etmeliyim. Burayı hiç bilmediğin zamanlarda hep içimden geçirmişimdir keşke kelimesini.. Ancaaak, rica ederim şekerim her cümlemden bir mana çıkarmayınız, boş yere kendinizi üzüntü denizlerinde yüzdürmeyiniz. Çok rica ediyorum sevgili ablacığım… Abla, alo abla, yahu yayına vermedim daha yazıyı, ne çabuk yetiştin yine!

Pazartesi 10 Mayıs 2010
 Merush Hanım |  4 YORUM |  2 BEĞENİ
Zoraki Başlık

Son 3 saattir her satırına gözüm gibi baktığım o koskoca paragrafın bir anlık hatam ile gözlerimin önünden gidişi beni çok üzmedi. Upuzun bir paragraftın sen de hayatımda, Ctrl+S demeyi hep ihmal ettiğimden seni de kaybettim çok kere. Saklamak nedir bilmediğimden.. Seni saklamayı ise hiç aklıma getiremeyişimden. Aynı aşkın içinde ayrı hislere sahiptik ikimizde, biliyoruz. Ben ele avuca gelmez halimle bezdirmekten öteye götürememiştim hayatını.

Karşımda ilk gördüğüm günü canlandırıyorum gözlerimi kapatıp. Gözlerimin karanlığında aydınlanıyor yüzün. Hem bakmaya çekinişin hem de büyülenmişçesine gözlerimin içine bakışın dün gibi… “O gün ki gördüm seni, yaktın, ah yaktın beni…” Elini tutmasam değdirmeyecektin ama elini elime… Gözlerinde küçük bir çocuk yatıyordu o zamanlar. Ona bakıp, onu güldürdüğüm anlarsa gün gibi taze hafızamda. Çok sürmedi, büyüdü elbet. Düşünmeden dilinden akıttığın sözlerle aynı oranda büyüyordu O da.. Bir gün iç savaş başlamıştı bedeninde, o gün beni içinden atışını hep bir koruma olarak algıladım. Savaşta arada kalmayayım diye beni koruyordun aklımca. O yüzden hep bir köşede bekledim savaşın bitmesini. Bir gün hiç beklemediğim bir anda gözlerinin içindeki çocuğu gördüm köşe başında.. Elinden tutmak istediğimde beni hiç tanımadığını anladım. Bunca zaman baktığım gözlerin içinde o yaşamıyordu sanki. Gözlerindeki çocuğa bile yabancı olduğumu o gün anladım. Karıştım o gün suskunların arasına..

Son 3 saattir dedim ya demin, bakma demin dediğime, 2 saat oluyor. Son 2 saattir de bu satırlara bakıyorum; önceki hazzı alamıyorum. İçimden kuşlar havalanıyor, başka diyarlara kanat çırpıyorum. Çarşamba niyetine yayımlayayım hiç değilse diye düşünüyorum.. Zoraki de bir başlık uydururum, oldu bitti işte.

Çarşamba 5 Mayıs 2010
 Merush Hanım |  YORUMLA |  2 BEĞENİ
Gerizekalıyım Mütemadiyen

Şöyle keyifle uzanıp bir Turgut Uyar şiiri açayım diyorum. “Benim dengemi bozmayınız..”  Kolayca vazgeçiyorum takdir edersin ki. Fazla ayağa düşmüş cümlelerden haz etmem. Belki çok bildiğimdendir, ama kendimi daha iyi hissettiğim aktiviteler çok uzağımda olmasa gerek.. Aynaya bakıyorum, belki zoraki bir neşe dolar eteğime,belki de şehre bir film gelir, bir güzel orman olur. Kafamı uzatırım ben de gökyüzüne. Hava iyiden iyiye ısındı diye bir bahane bulurum sonra kendime, keyiflenirim..

Şartlar zor malum; çetin. Bol salata ile geçen detoks günlerinin kafanın içindeki düşüncelere etki edebilmesini ibretle izliyorum .Beyin detoksu diye bir şey yoksa da ben bulmuş olayım! Marul yedikçe kitle olarak beynime yerleşmiş o karanlık düşünceler de üzerimden gitmeye başlıyor, giderek daha hafif oluyorum. Hafif dediysem gerizekalı manasında! Tamam, gayet akıllıca adımlar atmış, bir güzel şekillendirmişim önümdeki günleri. Üzerimden atabildiğim kadar atmışım karanlıkları ama bu gerizekalılığa senelerdir bir çare bulamadım. Ne zamanki arınmak istediğim şeyler birikiyor hayatımda, hepsini toplamayı başarıyorken kendimi alabora etmekten geri kalmıyorum. Alabora dediysem, birkaç huzursuz edici gelişmenin yanında tamamen ferah durumdayım. Derdim kişisel gelişimi aksatmak,sanata ve sanatçıya gereken özeni gösterememek, kendimi inatla uzağında tutmak gündemden.. Gerizekalı olduğum için süse püse, evin dağınıklığına, bir türlü beceremediğim ütüye kafa yoruyorum. Hal böyle iken elimin hiçbir şeye varmadığını tahayyül etmek zor olmasa gerek.

Anne bana ve kız kardeşle geçirilen birkaç gün keyifliydi evet. Mis gibi yemekler, gürültülü bir ev.. En çok özlediğim şeyin gürültü olması ne acıklı öyle değil mi? Ha bilmiyor değilim o gürültünün içindeyken ne kadar çok oflayıp gürlediğimi..Buna rağmen hayatımı bu gürültünün içinde geçirmek için çırpıyorum günlerdir. Hem zaten küçük erkeğim Utku’m bana teklif etmemiş miydi oda arkadaşı olmamı? Ona henüz cevap vermedim. Özel bir anı kolladığımdan değil, kendime naza çekmekten hiç değil, zira kendisi karşı konulamayacak bir çekiciğe sahip nazarımda. Ne bileyim işte, bekletiyorum..  

//………

Sonra bugün yine gerizekalılığımdan mütevellit önümdeki kitapları göz önümden kaldırdım. Yerlerine salak bir ayna koydum. Saçlarımdan sıkıldım sonra, hazır gerizekalılığım üzerimdeyken aralara birkaç parça sarı serpiştireyim diyorum.

Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya derler, ha canım?

Çarşamba 28 Nisan 2010
 Merush Hanım |  YORUMLA |  1 BEĞENİ