Yüreğim / Yüreğin İstanbul -2
-ikinci mektup
Satırlarımda biz yokuz öyle mi, ben yokum, sen yoksun! O zaman sana beni anlatayım. Neden evlendim biliyor musun, aşktan, sevgiden, şundan bundan değil, aşk mı, sevgi mi, yok böyle bir şey. Sadece evlenmem gerektiği için evlendim. O küçük taşra kızını silmek için hafızamdan. İstediğim şey, daha farklı bir hayattı, bu yüzden. Eşim ideal adamdı benim için, doktor; sosyal ve ekonomik açıdan sorun yaşamayacaktım, sadece onun eşi olmak bile insanların ağzını kapatacaktı. Tabii çaba harcadım başta, biraz cilve, biraz ten, biraz ondan biraz bundan, dozunda ama. Öğrendim ki çevremden, bir erkek ya da bir kadın seni seviyorum diyorsa, seninle yatmak istiyordur, hele de sensiz yaşayamam, sen ruhumsun, sen her şeyimsin… diyorsa, bekleyemiyor, hemen yatmak istiyor, demektir. Hani süsleyenler var ya aşklarını, sevgilerini cafcaflı cümlelerle, sakın inanma. Günümüzde, et pazarına dönen sokakta, televizyonda, internette, şurada burada, beni karakterim için, ben olduğum için sevin, diyen biri kaldı mı?! Yok, yok. Aşklar, onlar okullarda okuduğumuz edebiyat kitaplarının içinde bir-iki sayfa ayrılmış öykülerin içinde kaldı. Eksik güdük parçaların. Oradaki aşıklar da hiç kavuşamıyorlardı değil mi? Komik.
Uyansana artık, baksana çevrene, görsene sergileneni. Niye hala aynısın sen, niye? Neden bu sözleri benden duymak zorundasın, neden beni kötü kadın pozisyonuna sokmak zorundasın? Neden?
Çevrene bak Ceylan, çevrene. Hayatlara bak kırılıp dökülen, incinenlere bak, aldatanlardaki pişkinliğe bak, ölenlerdeki çaresizliğe, yarım kalmışlığa, ten peşinde koşanların çiğliğine, yardım yaparken çığırtkanlık yapanların iki yüzlülüğüne, özü sözünden ayrı olanların hamlığına bak, beylik laflarına, kibirlerine, çocukları kirletenlere bak, gözünü kırpmadan ruhları katledenlere bak, eşitsizliğe, yalana dolana, riyakarlara… Bu dünya temiz değil Ceylan, yüreğimiz temiz değil. Uyan artık, uyan! Ben de temiz değilim, ben 15 yıl önceki çocuk değilim. O temiz miydi sanıyorsun, tamamen temiz miydi? Değildi. Senin defterini tuvalete atan kimdi biliyor musun, bendim. Neden, neden yok. Ah ailevi sorunlarım, içkici baba, pısırık anne… Hayır, hayır, normal, kendi halinde bir aileydi ailem ama ben attım o defteri tuvaletin kirine, pisliğine. Kötü olmak için illa da geçmişte yaşanmış bir travmayı bahane göstermek acizliğine sığınmayacağım. Sadece kaybet istedim bir şeyleri, değer verdiğin, içine gömüldüğün, yüreğinde büyüttüğün… Kaybet ve gör yaşadığın o mesafeden herhangi biri olmayı, sıradan bir çocuk. Kıskandım seni, yok ötesi. Sen görmedin, aynen devam ettin. Hala da aynısın, hala.
Ruz-ı Hızır Günü, şu günü, bu gecesi, şu kutlaması… İnanmıyorum böyle şeylere ben, kimseye inanmıyorum, sadece kendime inanıyorum. Benden başkası vermeyecek bana istediklerimi, kendi ellerimle sahip oldum sahip olduklarıma, bundan sonra da öyle olacak. Öldüğümde mi, geriye keşkem kalmadıktan sonra; eğerler, meğerler ilgilendirmiyor beni. Kimseden farklı değilim, ben de öleceğim, çok mu önemli, birileri ismimi mi anacak yıllar boyunca, hayır. Anmayacak. Her isim gibi geçip gidecek ismim hafızalardan, silineceğim bedenim gibi. Öyleyse düşünemem bunu, gerek yok, vakti gelince basar giderim. Kıçı kırık dünyayı da kalanlara bırakırım. Sorun yok benim için. Şarkı sözü gibi oldu. Arabesk sözler ettiriyorsun bana.
“Diyorsun ki, bir çocuğum var, oğlum. Gözlerini çok merak ettim onun. Bakıyor musun? Senin düşlere inanmadığın gibi ben de buna inanmıyorum. Hayallerimde bir çocuk var benim, ismi Gece olsun istediğim. Karanlıktan değil, bilakis aydınlığa açılacağı için Gece. Her gecenin sonu aydınlıktır, Ömrüm. O geceye kavuşup, o aydınlığa ereceğimin müjdesi olacak o çocuk. Ben gözlerine bakacağım mutlaka onun, karışacak çocukluğumuz birbirine.” yazmışsın. Çocuğumun gözleri mi! Onun gözleri olduğunu nereden çıkardın, nasıl da pervasızca kullanıyor insanlar bu sözleri! Bakardım elbette gözlerine onun, kör olmasalardı! Bakabilirdim, göz yuvalarındaki ak renkler, neden ben böyleyim, diye her an suratıma vurmasalardı gerçeği! Ah, şimdi pişman oldun değil mi bunları yazdığına, pot kırdın, büyüğünden hem de. Nasıl özür dileyeceksin şimdi, yüreğin cız etti değil mi, yetecek mi bir özür, bir cız, yetecek mi?! Hangi söz pişmanlığını dile getirmeye yetecek şimdi?
Tamam, tamam, zorlamayacağım seni, inandın değil mi, inandın bu yazdığıma. Elbette inandın. Sen hep böyle değil misin, sormak bile gereksiz. Çocuğumun gözleri kör değil. Sadece seni sarsmak istedim, tutup sarsmak. Bilmediğin bir şey hakkında bu kadar pervasız yazma diye. Etkili oldum ama değil mi?
Benim çocuğum, benim… Neyse. Sonra, belki sonra…
Kötü ben, hüzünlü sen, yanlış ben, doğru sen, kaba ben, naif sen, nasır ben, zar sen, çiğ ben, kadim sen… karanlık ben, aydınlık sen!
Kim bu Azab Alla’sen, seni eşsiz ve çocuksuz bırakan, tamamlanmana engel olan? Kırık bir aşk öyküsü mü anlatacaksın bana, ölüm, ihanet, ayrılık… Bunlardan o kadar çok ki, farklı olan ne, sende? Sen tabiî ki, değil mi, sen. Farklı olan o olsaydı, seni bırakacak kadar salak olmazdı. Ama erkeklerden ne bekleyebilirsin ki?! Sahi, kim bu Azab?
Baban… Ne diyebilirim ki? Gözleri senin gözlerin gibiydi, senin inceliğin vardı onlarda, zarafetin. Ona öğretmenler gününde hediye olarak annemin ördüğü çorapları götürmüştüm. Taşra kızı ben! Gene de sıcacık sarılıp o güzel gözleriyle bakmıştı bana. Farklıydı o, farklı, sahip olamadığım babaydı o. Tuhaf. İşte bu yüzden geçmişe dönmek istemiyorum. Bu yüzden! Sahip olamadıklarımı hatırlatıyor bana geçmiş. O çocuğu bugünümde istemiyorum Ceylan.
15 Mayıs, doğum günün. 15 Mayıs. Mayıs… Hediye istemediğini yazmışsın. Gene de hediye göndereceğim sana, bir defter, attığımın kefareti diye düşünme. Kefaret gerektirecek hiçbir şeyi yapmam, yaparsam da açık etmem. Sadece yaz diye, yaz diye, yaz diye… Bana rağmen, dediklerime rağmen yaz diye. Sen de bana Yahya Kemal’in en sevdiğin eserini yolla, en sevdiğin satırların, ah dizeydi onun adı, en sevdiğin dizelerin altını çizerek. Sebep, bilmiyorum, sadece çiz işte.
Doğum günün kutlu olsun,
Ömür…










beğenerek okuyorum mektuplarınızı. ellere yüreklere sağlık :)
Şuradaki yorumlarınıza dikkat edin lütfen. Zira tüm ihtişamı ile bloga gidiyorlar :) İki kadının bir odaya kapatılması fikri güzel aslında. Belki hikayeyi o yöne eviririz. Sırlar sanıldığı kadar çok mu şimdi emin olamadım siz böyle düşününce. Onun dışında Ömür yumuşuyor mu daha mı sert girecek ben de kestiremiyorum :) Ceylan ise ana hikayeyi açığa çıkaran karakter olacak ve hiç fark edilmeyen bir yerinden vurulacak hikaye, bana öyle geliyor.
Teşekkür ederim :)